İslamiBilinc  
 

Geri Dön   İslamiBilinc >
İSLAMİBİLİNC MEDRESESİ
> Kuran-ı Kerim Meali

Kuran-ı Kerim Meali

Cevapla
 
Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 10-07-2007   #1
Kuz3y
 
Kuz3y - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 10.218
Teşekkürler: 287
1.705 Mesajına 2.517 kez Teşekkür Edildi.
Kuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really nice
A`RAF suresi 172-206. ayetler

172, 173. Ayetler:

Halbuki senin Rabbin, kıyamet günü, “Biz bunlardan gafildik.” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz / kuşaklarız, batılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.”

Hiç kuşku yok ki Kur’an, mübin (apaçık) ve mufassaldır (tafsilâtlıdır). Çünkü bu husus, Rabbimizin beyanı ile sabittir. Böyle olmasına rağmen Kur’an’daki bazı ifadelere ve cümlelere -sanki anlaşılmamış veya anlaşılamazmış gibi- açıklama getirmek için asılsız rivayetlere müracaat edilmiş ve tutarsız yorumlar yapılmıştır. Bunların sonucu olarak da ortaya, dinimizle alâkası bulunmayan binlerce acayip kavram ve inanış çıkmıştır. İşte bunlardan biri olan “Kalu Bela” veya “Elest Bezmi” konusu da, bu surenin 172–174. ayetlerinin açıklaması için uydurulan rivayetlerde icat edilmiştir.

Kalu Bela / Elest Bezmi / Bezm-i Elest

A’râf suresinin 172–174. ayetleri dirayetle anlaşılmaya çalışılmadığı için, açık olmayan, gaybî manalar içeren bir ayet muamelesi görmüş ve ayetlerin anlaşılıp anlatılması da uydurmacılara kalmıştır. Bu konudaki uydurmacılar ve uydurulanlar o kadar çoğalmıştır ki, “Kalu Bela” veya “Bezm-i Elest” adlarıyla özel bir tasavvuf kültürü ve edebiyatı bile oluşturulmuştur. Bu gidişatın doğal sonucu olarak konunun kaynağı olan A’râf suresinin 172–174. ayetlerinin meali de dirayetsizce ve ortaya çıkan uydurmalar doğrultusunda yapılmıştır. Bunların bir örneği durumundaki aşağıdaki meal, piyasadaki mevcudun ekserisinde aynıdır:

“Hani Rabbın; âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şahit tutmuş: Ben sizin Rabbınız değil miyim? demişti. Onlar da demişlerdi ki: Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz.
Veya daha önce sadece atalarımız şirk koşmuştu, biz ise, onların ardından gelen bir nesiliz, bizi bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak eder misin? demeyesiniz.
İşte biz âyetleri böyle uzun uzadıya açıklarız. Belki dönerler diye.”

Görüldüğü gibi bu mealden pek bir şey anlaşılamamaktadır. Ama Arapça bildiği iddiası ile ayetleri böyle meallendirenlerin kendileri de, büyük bir ihtimalle bu mealden bir şey anlamamışlardır. Çünkü bu mealden bir şey anlayabilmek için rivayetçilerin eteğinden tutmak ve onların “Rasülüllah bu konuda şöyle buyurdu…” diye yaptıkları yalan yanlış açıklamaları itirazsız kabul etmek gerekir.
Bu konu ile ilgili olarak İbn-i Kesir tefsirinde on tane rivayete yer verirken, Suyutî’nin, ed-Dürrü-l Mensur’unda elli civarında rivayet yer almaktadır. Hep peygamberimiz kaynaklı olan bu rivayetler birbirinin aynısı olmayan, farklı meseleler içeren rivayetler olduğu için, aklını çalıştıran bir kişinin bunlara bakıp; “Peygamberimiz de ne tutarsız adammış, bir dediği diğerini tutmuyor!” demesi çok normaldir. Biz, peygamberimizi böyle bir kusurdan tenzih ediyor ve bu rivayetlerden Kütüb-ü Sitte’de yer alan iki tanesini ibret için aktarıyoruz:

Rivayet 1:

Müslim İbnü yesar el Cühenî anlatıyor: “Hz. Ömer RA.dan, “Rabbin Âdemoğullarından; bellerinden zürriyetlerini ... (A’raf 172-173)” âyetinden soruldu. Hz. Ömer RA. şu cevabı verdi: “Bu âyetten Rasülüllah’a da sorulmuştu. O şöyle açıkladı: “Allah, Âdem’i yarattı sonra sağ eliyle meshedip ondan bir zürriyet çıkardı ve: “Bunlar cennet içindir, bunlar cennet ehlinin ameliyle amel ederler” dedi. Rabb Teala, ikinci defa sırtını okşadı, ondan bir nesil daha çıkardı ve: “Bunları da cehennem için yarattım, bunlar da cehennem ehlinin amalini işleyecekler” dedi.
Cemaattan bir adam: “Ey Allahınrasülü! (Kaderimiz ezelden yazılmış ise) niye amel ediyoruz? diye sordu. Rasülüllah şu açıklamayı yaptı: “Allah bir kişiyi cennet ehli olarak yaratmışsa onu cennet ehlinin amelinde çalıştırır. Öyle ki cennetliklerin bir ameli üzere ölür ve Allah da onu cennetine koyar. Aksine bir kulu da cehennem ehli olarak yaratmışsa, onu da cehennemliklerin amelinde istimal eder. Öyle ki bu da cehennemliklerin bir ameli üzere ölür, Allah da onu cehenneme koyar.”
(Muvatta, Kader 2, Tirmizi, Tefsir, A’raf, Ebu Davut, sünnet.)

Rivayet 2:

Ebu Hüreyre anlatıyor: “Rasülüllah buyurdular ki: “Allahü Zülcelal Hazretleri Âdem’i yarattığı zaman sırtını meshetti. Bunun üzerine kıyamete kadar onun neslinden yaratacağı insanlardan her birinin iki gözü arasına nurdan bir parlaklık koydu. Sonra hepsini Âdem’e arzetti. Âdem:
“-Ey Rabbim bunlar kim? diye sordu.
“-Bunlar senin zürriyetindir” dedi.
Onlardan bir tanesi dikkatini çekti, gözlerinin arasındaki parlaklık çok hoşuna gitmişti.
“-Ey Rabbim şu da kim?” diye sordu.
“-Dâvûd!” deyince.
“-Pekala ne kadar ömür verdin?” diye sordu.
“-Altmış yıl!” dedi.
Âdem:
“-Ey Rabbim, ona benim emrimden kırk yıl ilave et!” dedi.
Rasülüllah buyurdular ki: Âdem’in yaşı kırk yıl eksik olarak kesinleşince hemen ölüm meleği geldi. Âdem ona:
“-Yani benim ömrümden kırk yıl daha geride kalmadı mı?” dedi. Melek:
“-İyi ama, dedi, sen onu oğlun Dâvûd’a vermedin mi?”
Âdem inkar etti, zürriyeti de inkar etti, Âdem unuttu ve meyveden yedi. Zürriyeti de unuttu. Âdem hata işledi, zürriyeti de hata işledi.”
(Tirmizi Tefsir, A’raf.)

Bu rivayetlere dayanılarak Müslümanlar arasında oluşturulmuş inancı şöyle özetlemek mümkündür:
Allah, henüz bedenleri yaratmadan önce bir yerlerde (?), ruhları karşısına toplamış ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştur. Ruhlar da “Bela (Hiç şüphesiz sen bizim Rabbimizsin)” diye cevap vermişler ve böylece Müslüman olmuşlardır.
Allah ile ruhlar arasında yapılmış olan bu sözleşmenin yeri ve zamanı konusunda ise bir birlik sağlanamamış ve çıkmaza girilmiştir. Bazı rivayetlerde bu sözleşmenin Neman bölgesinde (Arafat’tan Mina’ya kadar olan vadi), bazılarında ise Taif ile Mekke arasındaki bölgede yapıldığı yer almaktadır. Sözleşmenin zamanı konusunda ortaya atılan görüşleri de iki kısımda toplamak mümkündür:
- İnsanların bedenleriyle birlikte dünyaya gelmelerinden önce, zerreler hâlindeki zürriyetlerinden topluca alınmış bir ahit yoktur. Bu sözleşme mecazî anlamdadır ve bedenlerin yaratılmasıyla gerçekleşmiştir.
- Allah’ın insanlardan aldığı ahit, insan türünün fiilen dünyaya gelmesinden önce gerçekleşmiştir. Bütün insanların zürriyeti, Âdem’in sırtından zerreler hâlinde çıkartılmış, onlara ruh ve akıl verilerek ilâhî hitapta bulunulmuş, onlar da buna sözlü olarak cevap vermişlerdir. Bu olay mecazî ve temsilî bir anlatım değildir, gerçekten vuku bulmuştur.

Rivayetlerin aklen ve naklen tahlili:

- Rivayet 1’de, cemaatten bir adamın sorusuna karşı peygamberimize yaptırılan açıklama, bir “açıklama” değildir, bu düpedüz Cebriye’ciliktir.
- Konumuz olan ayette insan soyu; “beniâdem (âdemoğulları, insanlar)”, “zürriyetehüm (âdemoğullarının zürriyetleri / soyları)”, “min zuhurihim (âdemoğullarının sırtları / belleri / sulbleri)” kelimeleriyle, çoğul olarak zikredilmiştir. Yani ayette, kesinlikle Âdem’den bahsedilmemiştir. Oysa rivayetler, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, hep Âdem odaklıdır.
- Ayette konu edilen “ataların şirki”, Âdem’e fatura edilemez. Çünkü Âdem müşrik değildir. (A’râf suresinin 189. ayeti ile ilgili olarak Razi ve İbn-i Kesir’in yaptığı açıklamalarda Âdem’e şirk isnat edilmiş, şeytana kulluk yaptırılmış ve Âdem’in çocuğuna “Abdülharis (şeytanın kulu)” adını verdiği ileri sürülmüştür.)
- Rivayetlere bakılırsa insan, misak vaktinde ve dünyada, kabirde, kıyamette hayat bulmuştur. Bu kabule göre de misaktan sonra ve dünyada, kabirde ölmesi gerekir. Bu durum ise, insanın doğmadan önce ölü olduğunu, sonra canlanıp dünyaya geldiğini, daha sonra öldüğünü ve en sonunda da diriltilip haşrolunduğunu bildiren Mümin suresinin 11. ve Bakara suresinin 28. ayetlerine, dolayısıyla da gerçeğe terstir.
- Rivayetlerde, sözleşmenin tarafı olarak zerrelerden söz edilmekte ve Rabbimiz tarafından bildirilmemiş bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Oysa herhangi bir sözleşmede taraf olacakların akıllı ve reşit olmaları gerekmektedir. Dolayısıyla insanların zerreler hâlinde iken taraf oldukları bir sözleşmeden sorumlu tutulmaları mantıklı değildir. Zaten bu sözleşmeyi bilen ya da hatırlayan bir kişi bile yoktur.

Rivayetlerle ilgili olarak daha onlarca ta’n noktası sıralamak mümkündür. Bu saçmalıklar, “bir delinin kuyuya attığı taşı bin akıllı çıkaramaz” özdeyişindeki gibi, bin değil, milyonlarca akıllı tarafından kuyudan çıkarılamamıştır. Nitekim hâlâ “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna “Kalu Bela’dan beri” diye cevaplar verilmektedir. Gerçi bu soruya daha komik olarak “Sünnet olduğumdan beri” şeklinde cevaplar da verilmektedir ve bu cevaplar da yine kuyuya atılan taşların etkisiyledir ama artık gerçekler birer birer ortaya çıkmakta, uydurulan palavralar mızrağı çuvala sokmaya yetmemektedir.

- Allah’ın insanlardan aldığı ahit, insan türünün fiilen dünyaya gelmesinden önce gerçekleşmiştir. Bütün insanların zürriyeti, Âdem’in sırtından zerreler hâlinde çıkartılmış, onlara ruh ve akıl verilerek ilâhî hitapta bulunulmuş, onlar da buna sözlü olarak cevap vermişlerdir. Bu olay mecazî ve temsilî bir anlatım değildir, gerçekten vuku bulmuştur.

Rivayetlerin aklen ve naklen tahlili:

- Rivayet 1’de, cemaatten bir adamın sorusuna karşı peygamberimize yaptırılan açıklama, bir “açıklama” değildir, bu düpedüz Cebriye’ciliktir.
- Konumuz olan ayette insan soyu; “beniâdem (âdemoğulları, insanlar)”, “zürriyetehüm (âdemoğullarının zürriyetleri / soyları)”, “min zuhurihim (âdemoğullarının sırtları / belleri / sulbleri)” kelimeleriyle, çoğul olarak zikredilmiştir. Yani ayette, kesinlikle Âdem’den bahsedilmemiştir. Oysa rivayetler, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, hep Âdem odaklıdır.
- Ayette konu edilen “ataların şirki”, Âdem’e fatura edilemez. Çünkü Âdem müşrik değildir. (A’râf suresinin 189. ayeti ile ilgili olarak Razi ve İbn-i Kesir’in yaptığı açıklamalarda Âdem’e şirk isnat edilmiş, şeytana kulluk yaptırılmış ve Âdem’in çocuğuna “Abdülharis (şeytanın kulu)” adını verdiği ileri sürülmüştür.)
- Rivayetlere bakılırsa insan, misak vaktinde ve dünyada, kabirde, kıyamette hayat bulmuştur. Bu kabule göre de misaktan sonra ve dünyada, kabirde ölmesi gerekir. Bu durum ise, insanın doğmadan önce ölü olduğunu, sonra canlanıp dünyaya geldiğini, daha sonra öldüğünü ve en sonunda da diriltilip haşrolunduğunu bildiren Mümin suresinin 11. ve Bakara suresinin 28. ayetlerine, dolayısıyla da gerçeğe terstir.
- Rivayetlerde, sözleşmenin tarafı olarak zerrelerden söz edilmekte ve Rabbimiz tarafından bildirilmemiş bilgiler verilmeye çalışılmaktadır. Oysa herhangi bir sözleşmede taraf olacakların akıllı ve reşit olmaları gerekmektedir. Dolayısıyla insanların zerreler hâlinde iken taraf oldukları bir sözleşmeden sorumlu tutulmaları mantıklı değildir. Zaten bu sözleşmeyi bilen ya da hatırlayan bir kişi bile yoktur.

Rivayetlerle ilgili olarak daha onlarca ta’n noktası sıralamak mümkündür. Bu saçmalıklar, “bir delinin kuyuya attığı taşı bin akıllı çıkaramaz” özdeyişindeki gibi, bin değil, milyonlarca akıllı tarafından kuyudan çıkarılamamıştır. Nitekim hâlâ “Ne zamandan beri Müslümansın?” sorusuna “Kalu Bela’dan beri” diye cevaplar verilmektedir. Gerçi bu soruya daha komik olarak “Sünnet olduğumdan beri” şeklinde cevaplar da verilmektedir ve bu cevaplar da yine kuyuya atılan taşların etkisiyledir ama artık gerçekler birer birer ortaya çıkmakta, uydurulan palavralar mızrağı çuvala sokmaya yetmemektedir.

Konumuz olan ayetlerin tahlil düzeni:

Konumuz olan üç ayet, içinde bulundukları pasajın (163–174. ayetler) bitim noktasını, bağlanma paragrafını oluşturmaktadır. Bu pasajda özetle; Rabbimizin insanları bazı şeylerle deneyeceği, insanların bir kısmının sorumluluk sahibi olarak duyarlı davranacağı, diğer kısmının ise vurdumduymazlık sergileyerek görevlerini yapmayacağı, bu durumun kıyamete kadar böyle süreceği, sonuçta da sorumsuzların cezalandırılıp sorumluların ödüllendirileceği haber verilmekte ve ayrıca kâfirlerin seçtikleri yolu gaflet ve bilgisizlikten değil kesinlikle bilinçli olarak istedikleri, bunu da herhangi bir bahaneye başvurmadan itiraf ederek kendi aleyhlerine tanıklıkta bulunacakları bildirilmektedir.
Meal ve tefsirlerinin ekserisinde konumuz olan ayetlere rivayetlerin etkisiyle birçok ekleme yapılmış olduğu için, ayetlerin gerçek anlamından uzaklaşılmıştır. Biz ise, ayetleri sözcük sözcük tahlil etmek suretiyle, bu yapılan ilâveleri, karşılaştırma yapmak isteyenlerin daha rahat görmelerini sağlayabileceğimizi düşünüyoruz.

Hâlbuki senin Rabbin,

Metinlerde genellikle “vaktiyle”, “bir zamanlar” diye tercüme edilen “iz” edatı, bu edatın anlamca zait olduğunu, birçok yerde kelâmı süslemek için kullanıldığını söyleyen bazı tefsirciler ve bunlara itibar eden mealciler tarafından, meallerin çoğunda manaca ihmal edilmiştir. Oysa “iz” edatı, anî ve beklenmedik bir şeyin meydana gelmesini veya anlatılan konuda birden bire yapılan bir dönüşü, değişikliği ifade etmek için kullanılır ve bu edattan sonra anlatılan konunun, o konunun yer aldığı pasajın başlangıcı olur. Burada ise ayet “ve” bağlacı ile başlamaktadır ve bu durum, “iz” edatı ile başlayan konunun, daha önceki ayetlerle bağlantılı olduğunu gösterir. Hâl böyle olunca da bu bölümün “Hâlbuki senin Rabbin” diye çevrilmesi gerekir.

kıyamet günü, “Biz, bunlardan gafildik” demeyesiniz, yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz / kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye

Bu cümlede Rabbimiz kendisini, yapılarına koyduğu üreme sistemi ile her kuşağa, her nesle en iyi şekilde gösterdiğini belirterek, bu sebeple şirk koşanların kıyamet günü mazeret bulamayacaklarını bildirmektedir.

âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır,

Ayetin orijinalindeki fiillerin tümü fiil-i mazi ile (geçmiş zaman kipiyle) ifade edilmiş olup, bu cümlede geçen “ehrace” fiilinin Türkçedeki tam karşılığı “çıkardı” sözcüğüdür. Ama insanların yeryüzüne gelişi, herhangi bir zaman diliminde olmuş bitmiş bir şey olmayıp, son insan nesline kadar sürecek olan bir devamlılık arz etmektedir. Bu süreçte Yüce Allah, “Rabb” sıfatıyla gerekli yetenekleri verdiği insanoğluna, Hakk’ı bulması için kitap indirmiş ve peygamber yollamıştır. Yani, insanoğlunun yetenekleri de, kitaptan ve peygamberden yararlanmaları da süreklidir, tekerrür etmektedir. Dolayısıyla bu gerçeğe uygun olarak, hem “ehrace” fiilinin hem de ayette geçen “eşhede (tanık etti)”, “kalu (dediler)”, “şehidna (tanık olduk)” fillerinin, fiil-i muzari şekliyle (şimdiki zaman-geniş zaman kipiyle) meallendirilmesi gerekir. Fiillerin ayette fiil-i mazi oluşu ise, yaşamdaki zaman boyutunun Allah için söz konusu olmaması ve anlatılan olayların gerçekleşeceğinin kesinliğini vurgulamak içindir.

ve onları kendi aleyhlerine tanık eder;

Piyasadaki birçok meal ve tefsirde bu bölüm de eksik olarak; “Kendilerine şahit tuttu” gibi ifadelerle meallendirilmiş ve tanıklığın lehte mi yoksa aleyhte mi olduğu belirtilmemiştir. Buradaki tanıklık, ayette “ala enfüsihim (kendi aleyhlerine)” şeklinde ifade edildiği için, aleyhte tanıklıktır ve bu husus kesinlikle gözden kaçırılmamalıdır.

Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

Tahlilini yaptığımız konuyu anlayabilmek, bu soru cümlesinin manasını ve pasaj içindeki yerini bilmeye bağlıdır. Hemen belirtmek gerekir ki, piyasadaki birçok meal ve tefsirde yapılmış olan “dedi”, “demişti” gibi eklemeler, ayetin orijinal ifadesinde yoktur.
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu ile başlayan “Elestü bi rabbiküm. Kalu, bela. Şehidna (Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Derler ki: Evet, Rabbimizsin. Tanık oluyoruz.” cümlesi, ayette kendisinden önce yer alan “Ve eşhedehüm ala enfüsihim (ve onları kendi aleyhlerine tanık eder.)” cümlesinin bedelidir, onu açıklar, tefsir eder. Yani bu cümle, Allah’ın insanları kendi aleyhlerine nasıl tanık ettiğini açıklamaktadır.
İnsanların vereceği cevabı bilmesine rağmen Rabbimizin onlara soru yöneltmesi Belâğat gereğidir ve mesajın karşılıklı konuşma yöntemi ile verilmesi sebebiyledir. Belâğat ilmine göre soru cümleleri, bir şeyi sorup öğrenmekten daha çok, bir şeyi inkâr ya da takrir için, veya muhataba iltifat ve minnet için, veya muhatabı tekdir ve sorumlu tutmak için kullanılır.
Bu soru cümlesi ile ilgili olarak yanlış anlamalara, yanlış kavram ve inançların oluşmasına yol açan bir husus da, “rabb” sözcüğünün toplumda “ilâh”, “yaratan” anlamında kullanılması sebebiyle cümlenin “Ben sizin Allah’ınız, yaratıcınız değil miyim?” şeklinde anlaşılmasıdır. Oysa “rabb” sözcüğü; “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü programlayıp yöneten.” demektir. Buna göre de soru cümlesinin gerçek anlamı; “Ben, sizin yaratılışınızı, yaşayışınızı, üremenizi plânlayan, sizi terbiye eden, sizi bir hedef için hazırlayan; size akıl fikir veren, size doğruyu bulma, Rabbinizi bilme, hakikati idrak edebilme güç ve istidadını veren, ayrıca size peygamber yollayan, kitap indiren değil miyim?” demektir.

Derler ki: Elbette Rabbimizsin,

Burada geçen “bela” sözcüğü, “neam” sözcüğü gibi “Evet” anlamına gelen bir tasdik edatıdır. Fakat “neam” sözcüğü, olumlu veya olumsuz her söyleneni tasdik ve takrir için kullanılabilirken “bela” sözcüğü sadece olumsuz soruya cevap olarak kullanılabilir. Meselâ; “Ali geldi mi?” sorusuna verilen “neam” cevabı, “Evet, Ali geldi.” anlamına gelir. Ama soru, “Ali gelmedi mi?” şeklinde sorulacak olursa, bu takdirde “neam” cevabı, “Evet, Ali gelmedi.” demek olur. “Bela” edatı ise sadece olumsuz soruya cevap olarak verilebileceğinden, daima menfinin sübutunu (olumsuzun sabit olduğunu) ifade eder. Dolayısıyla, “Ali gelmedi mi?” sorusuna “bela” cevabı verilecek olursa bu, “Evet, Ali geldi.” demek olur.
Konumuz olan ayette de “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna karşılık “bela” dendiğinden, bu cevap; “Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” demektir.
Ayetteki bu diyalogdan anlaşılıyor ki, insanlar kesinlikle inkâra yönelmeyeceklerdir. “Rabb” sözcüğünün anlamı dikkate alınarak, verilen cevap şöyle takdir edilebilir: “Evet sen bizim rabbimizsin; Sen, bizi terbiye ettin, bizi bir hedef için hazırladın; bize akıl fikir verdin, bize doğruyu bulma, Rabbimizi bilme güç ve istidadını verdin, ayrıca bize peygamber yolladın, kitap indirdin. Ama biz bunlara itibar etmeyen suçlular olduk; kendi aleyhimize şahidiz.”
tanıklık ediyoruz

Ayetin bu bölümü de tefsirlerin çoğunda ”Senin Rabbimiz olduğuna tanığız.” şeklinde, yanlış olarak açıklanmıştır. Ayette insanların neye (mef’ul-u bih) şahit oldukları beyan edilmemiştir. Zaten edebî kurallara uygun olması bakımından da beyan edilmemesi gerekir. Burada, ayetin sibakının delâletiyle “şehidna” fiilinin mef’ulü; mukadder, mahzuf “ala enfüsina” ifadesidir. Arapça bilenlerin, lâfzî ifadelere iyi dikkat ettikleri takdirde görecekleri gibi, buradaki “şehidna” ifadesi; “Biz kendi aleyhimize tanık oluyoruz.” demektir. Nitekim En’âm suresinde de bu ayetin tefsiri mahiyetinde bir ifade mevcuttur:

En’am; 130, 131: Ey cin ve ins topluluğu! Size göstergelerimizi anlatan, bu günle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran, kendinizden elçiler gelmedi mi? -Diyecekler ki; “Kendi aleyhimize şahidiz!- Basit hayat onları aldattı da inkârcı olduklarına, kendilerine karşı tanıklık ettiler.
Gerçek şu ki Rabbin, insanları henüz bilgisizken, haksız yere, kentleri asla helak etmez.

Yapılan tanıklığın “kendi aleyhine” olduğuna dair ifadeler, yukarıdaki ayetlerden başka hem bu surenin 37. ayetinde hem de Nahl suresinin 89. ayetinde vardır.

Bu konuda sonuç olarak söylenecek şudur: Kimin nesi olduğu bilinmeyen insanların dayattıkları inançların ve garip rivayetlerin arkasına düşüp yanlışlar içinde kaybolmamak için ayetlerin doğru anlaşılması gerekmekte, ayetlerin doğru anlaşılması içinse Rabbimizin ilmimizi, anlayışımızı ve kavrayışımızı arttırması için yardım etmesi gerekmektedir.

174. Ayet:

Ve işte Biz, ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz ki, belki de dönerler.

Gerçekten de Rabbimiz kendine yönelik kanıtları, uzaklarda aramamıza gerek kalmayacak şekilde çok yakına; bizim kendi bünyemize de koymuştur, yerleştirmiştir. Kendi varlığını, yapısındaki fiziksel ve zihinsel sistemleri, özellikle de üreme sistemi üzerinde düşünen bir kişinin “Benim Rabbim Allah’tır!” dememesi mümkün değildir.

175–177. Ayetler:

Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz sonra da onlardan sıyrılıp çıkan, derken şeytanın peşine taktığı, böylece de azgınlardan oluveren o kişinin ciddî haberini onlara oku (anlat).
Ve eğer Biz dileseydik onu o ayetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen kıssayı iyice anlat, belki tefekkür ederler (iyice düşünürler).
Ayetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine zulmeden o kavmin durumu ne kötüdür!

Bu pasajda, Allah’ın afak ve enfüsteki ayetlerine karşı duyarsızlaşarak kendi kalplerini mühürlemiş olan kişiler, tepki gösterme bakımından, duyarsız köpeğe benzetilmiştir.
Burada karakterize edilen kişinin kimliği ile ilgili olarak rivayetlerde; İsrailoğullarından Bel’am b. Bahura, Sayfi ibn er Rahib, Ebu Amir b. Sayfi, Yemen halkından Bel’am, Ümeyye ibn Ebu Salt gibi birçok değişik isim yer almıştır. Bazı rivayetlerde ise, ayette ismi belirtilmemiş olan bu kişi ile, Mekke’nin duyarsız müşriklerinin kastedildiği ileri sürülmüştür. Müslümanlar arasında bu kişinin kimliği hakkında en çok meşhurlaşan isim Bel’am b. Bahura olup, herkes bu ayeti okuyunca bu şahıstan ve onun hakkında uydurulan bir sürü mesnetsiz menkıbeden bahseder olmuştur. Bunların hiçbirisi itibar edilecek şeyler olmayıp, bu isimlerin burada verilmesinden maksat, bu gibi isimlere ve o isimle birlikte anlatılan hikâyelere odaklanıp ayetin mesajından uzaklaşmayı önlemek için dikkat çekip, uyarıda bulunmaktan ibarettir.
Dikkat edilirse ayette, kişinin kimliği belirtilmeden karakteri üzerinde durulmuştur. Yani, ayette kastedilen; belirli bir kişi değil, bu karakteri taşıyan herkestir. Nitekim 177. ayette ifadenin genelleşmesiyle, kastedilenin “bir kişi” olmadığı iyice ortaya çıkmıştır.
Bu paragrafta kötüye örnek gösterilen karakterdeki belirgin özellik ise; “vahyi bilmek” ve “hakikati tanımak”tır. Yani bu kişiler sıradan kişiler değildirler. Bunlar, vahyi bilmelerine rağmen kuruntularına kul olmuş, tutkularına esir olmuş kimselerdir. Dolayısıyla bu ayetler, Kur’an’dan başka kılavuz edinip bilgili gördükleri bazı kişilerin ardına düşenlere; “gerçek”ten uzaklaşıp uzaklaşmadıklarını her an kontrol etmeleri gerektiğini hatırlatan ve “çok önemli bir uyarı” niteliğinde olan ayetlerdir.
Kötüye örnek gösterilen karakterdeki insanların varlığı ve sergiledikleri davranışlar, Kur’an’da birçok kez gündeme getirilmiştir:

Casiye; 23: Şimdi sen, kendi hevasını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?

Furkan; 43: Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) kendisine tanrı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?

Fatır; 42, 43: Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ilerideki ümmetlerin herhangi birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine uyarıcı bir peygamber geldi, bu, onların sadece nefretlerini artırdı.
Yeryüzünde bir kibirlenme ve bir kötülük düzeni olarak. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma bulamazsın da.
Enfal; 31: Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, evvelkilerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” demişlerdi.

İsra; 84: De ki: “Herkes bulunduğu hâl üzerine iş yapar. Bu durumda kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.”

Bakara; 6: Şu muhakkak ki şu inkâr etmiş olanları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.

Tövbe; 80: Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, onların Allah’ı ve elçisini inkâr etmeleri nedeniyledir. Allah, fasıklar kavmine kılavuzluk etmez.

178. Ayet:

Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.

Bu ayetle, bir önceki paragrafta yapılan uyarılarla bağlantılı olarak, sabırlı ve metin olmaları gerektiği mesajı verilen Müslümanlar bir anlamda teselli edilmektedir.

179. Ayet:

Ve ant olsun ki, cinnden ve insten birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin (duyarsızların) ta kendileridir.

İlk bakışta 178. ve 179. ayetlerden, insanın doğru yola veya sapıklığa yönelmesinin, Allah’ın zorlaması ile olduğu yolunda bir yanlış anlam çıkarılabilirse de, ayetlerin bulunduğu pasaj içindeki söz akışı dikkate alınarak değerlendirildiğinde, Allah’ın kimseyi zorlamadığı görülmektedir. Çünkü cennete girebilecek yeteneklerle donatılmış insan, Allah’ın kılavuzluk ederek gösterdiği yola girmemek için direnmekte, yaptıklarıyla cehennemi hak etmekte ve bunu da kendi aleyhine tanıklık ederek itiraf etmektedir. Dolayısıyla, Allah kimseyi zorlamamakta, tam tersine serbest bıraktığı insanın kendisinin gösterdiği yola gelmemesini kınamaktadır.
Ayetteki anlatım şekline “hasret ifadeleri” denmekte olup, Allah’ın insanları iyiye veya kötüye zorlamadığı konusu, Tekvir suresinin tahlilinde “Meşiet” ve Tin suresinin tahlilinde “Allah’ın kalpleri mühürlemesi” başlıkları altında incelenmiştir.
Ayette, kendilerine verilmiş olan akıl nimetini kullanmayanlar, dört ayaklı hayvanlardan daha sapık olarak nitelenmiştir. Gerçekten de, hayvanların sadece içgüdüleriyle ve doğal ihtiyaçlarının yönlendirmesiyle hareket etmelerine fakat kendi yarar ve zararlarını bilmelerine karşılık, zihinsel ve fiziksel onca donanıma sahip olan insanın kendi yarar ve zararını ayırt edememesi ve zararına yol açacak davranışlarda bulunması, bu insanın o dört ayaklı hayvanlardan daha aşağı nitelikte olduğunu göstermektedir.
Allah’ın verdiği aklı ve diğer yetenekleri gerektiği gibi kullanmayan duyarsızlar, başka ayetlerde de kınanmıştır:

Ahkaf; 26: Ant olsun, onlara, size vermediğimiz imkân ve kudreti vermiştik. Onlar için işitme gücü, gözler ve gönüller de oluşturmuştuk. Fakat ayetlerimize karşı direndikleri zaman işitme güçleri de, gözleri de, gönülleri de kendilerine hiçbir yarar sağlamadı / kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Ve alaya aldıkları şey, onları çepeçevre kuşatıverdi.

Bakara; 18: (Onlar) Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.

Bakara; 171: Ve şu kâfirlerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın hâline benzer; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden akıl da etmezler.

Hacc; 46: Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki olanların, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.

Zühruf; 36, 37: Ve her kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o, onun için karindir (yaştaş, yakın arkadaştır);
Ve şüphesiz ki onlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

180. ayet

Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.

Bu ayet, tevhit ilkesinden sapanların dikkatlerinin çekilerek uyarıldığı başlı başına bir necm, bağımsız kısa bir pasajdır.
Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre bu ayet özel bir nedenle inmiştir:

Namaz esnasında “Ya Rahman, Ya Rahîm” diyen bir kişiyi gören Mekke müşrikleri, “Muhammed ve arkadaşları hani bir tek Allah’a ibadet etmiyorlar mıydı? Bu adama ne oluyor ki, iki rabbe dua ediyor” demişlerdi. Bunun üzerine işte bu ayet nazil oldu.” (Mukatil)

“Esma-i Hünsa” hakkında, bazısı Allah’ın 99 ismi olduğunu, bazısı 200’den fazla ismi olduğunu (!) iddia eden pek çok rivayet bulunmaktadır. Biz, böyle sınırlamaların çok yanlış olduğunu ve Allah için her dilden güzel isimler oluşturulabileceğini düşünüyoruz. Nitekim bugüne kadar da Allah’a atfen; Çalap, Tanrı, Huda, Yezdan gibi değişik dillerde isimler söylenmiştir.

En güzel isim ve sıfatlar Allah’ındır


“En güzel isimler” ifadesi, bu ayette (A’râf; 180), İsra; 110, Ta Ha; 8 ve Haşr; 24’de olmak üzere Kur’an’da dört yerde geçmektedir.
Anlamsız bazı sözcüklerin de isim olarak kullanıldığı görülmekle beraber, genellikle isimler, birer manası olan sözcüklerdir. İsimlerin “güzel isim” veya “çok güzel isim” olması ise, anlamlarının “güzel” veya “çok güzel” olmasına bağlıdır. Rabbimizin de kendisini belirttiği, kimliğini niteleyen isimleri ve sıfatları vardır. Ama bu isimler sıradan isimler değil, Rabbimize, yaratanımıza yakışan “çok güzel”, “en güzel” isimlerdir ve sıfatlar da sıfatların en güzelleridir.
Kur’an’da Rabbimiz kendisini birçok isimle ve sıfatla anmıştır. İncelendiğinde görülmektedir ki, bunların bir kısmı zatına ait olan isim ve sıfatlar, bir kısmı da yarattıkları ile ilişkilerindeki isim ve sıfatlardır.
“En güzel isimler” ifadesinin yer aldığı cümleler, yapı itibarıyla Kasr ifade etmektedirler. Yani, cümleye “en güzel isimler sadece Allah içindir” şekliyle vurgu kazandırmaktadırlar. Bu durum ise, kullara ait olan isimlerin “en güzel” derecesine ulaşmadığını ve ulaşamayacağını belirtmektedir. Dolayısıyla yaratılmışlar için “en güzel isimler” değil, “güzel isimler” söz konusu olmaktadır. Meselâ, insanlar “bilen” olabilirler ama Allah ise “en iyi bilen”dir. Bu sebeple Allah’a ait tüm isim ve sıfatlar mübalâğa kalıplarıyla; “en iyi bilen”, “her şeyi en iyi bilen” gibi şekillerde ifade edilmiştir. Allah’ın isim ve sıfatları ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve bu konuda birçok inanç ekolleri ortaya çıkmıştır. Bunların Akaid (Kelam) kitaplarından tetkik edilmesi mümkündür.

__________________

Kuz3y is offline   Alıntı ile Cevapla
Eski 10-07-2007   #2
Kuz3y
 
Kuz3y - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 10.218
Teşekkürler: 287
1.705 Mesajına 2.517 kez Teşekkür Edildi.
Kuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really nice
Çokça anılan Esma-i Hüsna (En Güzel İsimler)

Adl: Çok adaletli, mutlak adil.
Afüvv: Affeden, bağışlayan.
Ahir: Varlığının sonu olmayan.
Alim: Her şeyi çok iyi bilen, hakkıyla bilen.
Aliyy: Çok yüce, yüceltici.
Allah: O`nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir.
Azim: Çok ulu, sonsuz büyük.
Aziz: Üstün, kuvvetli, güçlü, şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan, galip olan.

Bâ`is: Öldükten sonra dirilten.
Baki: Varlığının sonu olmayan.
Bâri: Yaratan, kusursuzca var eden.
Basîr: Her şeyi gören, çok iyi gören.
Bâsit: Ruhları bedenlere yerleştiren, genişleten, açan ve bolluk veren.
Bâtın: Gizli, her şeyde gizli, O’ndan gizli bir şey olmayan.
Bedi: Örneksiz yaratan.
Berr: Kullarına şefkatli olan, iyilik yapan.

Cebbar: Dilediğini zorla yaptıran, ulaşılmaz, azametli, ihtiyaçları gideren, işleri düzelten, derman veren.
Celil: Ululuk, azamet ve büyüklük sahibi, emir ve yasak koyma hakkına sahip.

Darr: Dilediğine belâ verici, zarar verici, O’nun takdiri olmadan kimseye zarar verilemeyen.

Evvel: Varlığının başı olmayan.

Fettâh: Hayır kapılarını açan, hüküm veren.

Gaffar: Günahları tekrar tekrar, çokça bağışlayan.
Gani: Çok zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan.
Ğafur: Kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.

Habir: Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar.
Hadi: İstediğini hidayete erdiren.
Hâfid: Aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan.
Hafiz: Gözetici, koruyucu.
Hakem: Hükmedici, bilgisi ve adaletiyle nihai hükmü veren.
Hakim: Hikmet ve hüküm sahibi, yerli yerine koyan.
Hakk: Hak ve hakikatin kendisi, gerçeklerin gerçeği.
Hâlik: Yaratıcı.
Halim: Yumuşak davranan.
Hamid: Hamd edilen, övülen, övgüye lâyık bulunan, öven.
Hasib: Hesap görücü, her şeyi saymışçasına bilen, hesaba çeken.
Hayy: Her zaman diri.

Kabid: Ruhları kabzeden, sıkan, daraltan, rızkı belli ölçülerde veren.
Kâdir: İstediğini istediği gibi yapamaya gücü yeten.
Kahhâr: İsyankarları kahreden, hiçbir şekilde mağlûp edilemeyen, üstün gelinemeyen.
Kavi: Her şeye gücü yeten, kudretli olan.
Kayyûm: Her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürüten, hiçbir şeyin gizli kalmadığı.
Kebir: Mutlak büyük.
Kerim: Çok cömert, istemeden veren, vesilesiz ihsan eden.
Kuddûs: Her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, temiz, kutsal, yüce ve saygın olan.

Lâtif: Lütfedici, gizliyi bilen.

Mâcid: Şanı yüce, ulu ve cömert.
Malikül Mülk: Mülkün ebedî sahibi.
Mani: Dilediğini engelleyen.
Mecid: Şanı büyük ve yüksek, ikramı çok, yüce.
Melik: Her şeyin hâkimi, bütün kâinatın hükümdarı.
Metin: Çok sağlam, kuvvetli.
Muaahhir: İstediğini sona erteleyici, yüksek mertebelerden indirilen.
Muğni: Dilediğini zengin eden.
Muhsi: Her şeyin sayısını bilen.
Muhyi: Hayat veren, dirilten.
Muid: Öldükten sonra tekrar dirilten.
Muiz: İzzet veren, yükselten.
Mukaddim: İstediğini öne alıcı, dilediğinin mertebesini yükselten.
Mukît: Bütün canlıların gıdasını veren.
Muksit: Adalet gösterici, adaletin gerçek sahibi, hükmünde adil.
Muktedir: Kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden, mutlak güç sahibi.
Musavvir: Tasvir eden, her şeye şekil ve suret veren.
Mübdiü: Maddesiz ve örneksiz yaratıcı, yoktan yaratıp var eden.
Mücîb: Duaları kabul eden.
Müheymin: Gözetici ve koruyucu olan, doğrulayıcı ve güvenilir.
Mü`min: İnanan ve koruyan.
Mümit: Öldüren, ölümü yaratan.
Müntekim: İntikam alan (ceza vererek adaleti sağlayan).
Müta`ali: Pek yüce, yüceler yücesi, aklın alabileceği her şeyden pek yüce.
Mütekebbir: Büyüklük ve ululukta tek olan, her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.
Müzil: Alçaltan, zillet veren, hor ve hakir eden.

Nafi: İstediğine fayda sağlayan, O’nun takdiri olmadan kimseye yarar verilemeyen.
Nur: Âlemleri nurlandıran, aydınlatan.

Râfi: Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici.
Rahîm: Acıyıcı.
Rahman: Yarattığı bütün canlılara nimet veren.
Rakîb: Bakıp gözeten ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen.
Rauf: Çok şefkat ve merhamet gösteren, çok esirgeyen, kolaylık sağlayan.
Reşid: Doğru yolu gösteren.
Rezzak: Rızk ihsan edici, tekrar tekrar, bol bol rızk veren.
Sabur: Çok sabırlı, sabreden, cezayı erteleyen.
Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şey kendisine muhtaç olan.
Selâm: Bütün ayıplardan arınmış. Selâm sahibi‚ yani her çeşit ayıptan selâmette‚ her türlü afetten beri.
Semi: İşitici.

Şehid: Her şeye şahit olan, O’ndan saklı olmayan.
Şekûr: Kullukları kabul edici, az amele çok sevap veren, şükrü kabul edip çok ihsan eden, şükredilen.

Tevvab: Tövbeleri çokça kabul eden, çok tövbe fırsatı veren.

Vâcid: İstediğini istediği an bulan, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan.
Vahid: Tek ve eşsiz. Zatında, isimlerinde, sıfatlarında, işlerinde ve hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan.
Vali: Yardım eden, destek veren, veliyy, dost, işleri düzenleyen, yöneten ve idare eden.
Vâris: Bütün servetlerin gerçek sahibi.
Vâsi: İlmi ve rahmeti geniş ve sınırsız, geniş olan.
Vedûd: Seven, bütün mahlûkatın hayrını isteyen, onlara ihsan eden.
Vehhab: Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sahibi.
Vekil: Her şeye vekil.
Veliyy: Yol gösteren, yardım eden, koruyan yakın.

Zahir: Görünen, varlığı aşikâr olan.
Zü`l - Celali Ve`l - İkram: Ululuk ve ikram sahibi.

Bu isim ve sıfatlardan tamlama yapmak suretiyle Rabbimizin her bir eylemini mübalâğa kalıplarıyla birçok “güzel isim”, “en güzel isim” hâline getirmek de mümkündür. Meselâ; “Rabbül âlemin” (âlemlerin Rabbi)”, “Malik-i yevmiddin (Din Günü’nün sahibi)”, “Allamülguyup (gayıpları en iyi bilen)”, “Settarüluyup (ayıpları çokça örten)”, “Gaffarüzzünup (günahları çok bağışlayan)”, “Razzakı âlem (âlemleri çokça besleyen)”, “Hayrüzzagın (rızk verenlerin en hayırlısı)” gibi.



181. Ayet:

Yine Bizim yarattıklarımızdan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.

Bu ayet, akıllarını kullanmayanların düştükleri durumun anlatıldığı 179. ayetin devamı mahiyetinde olup, burada, insanların içinde akıllarını kullanan değerli kişilerin de var olduğu bildirilmektedir.
Bu ayetten, Rabbimizin dünyayı, hakka davet eden, kılavuzluk yapan insanlardan hiçbir zaman boş bırakmayacağı, yani Allah’ın doğru yoluna kılavuzluk eden birilerinin bu dünyada devamlı bulunacağı anlaşılmaktadır. Hatırlanacak olursa 159. ayette, İsrailoğulları içinde de hakka kılavuzluk edenlerin bulunacağı bildirilmişti.

182, 183. Ayetler:

Ve ayetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece (yavaş yavaş) helâke yaklaştıracağız.
Ben onlara mühlet de veririm. Muhakkak ki Benim planım pek çetindir.

Ayetlerde sözü edilen yalanlayıcılar ilk plânda Kur’an’ın indiği dönemdeki Mekkeliler olmakla birlikte, sonradan dünyada yaşamış ve kıyamete kadar var olacak olan yalanlayıcılar da bu ayet kapsamına girmektedir.
Ayette geçen “istidrac” sözcüğü; “derece derece, azar azar yükseltmek veya indirmek, yavaş yavaş toplamak” anlamlarına gelir. Buna göre ayetleri yalanlayanlar, kendileri farkına varamayacak şekilde yavaş yavaş helâke sürüklenmektedirler. Bu yalanlayıcılar günah işledikleri zaman hemen cezalandırılmazlar. Çünkü Allah onlara mühlet vermiştir. Onlar da, hemen cezalandırılmamaları sebebiyle şımarırlar ve bu şımarıklık kendilerine tuzak olur. Ama onlar, içinde bulundukları durumun aslında kendileri için bir tuzak olduğunu fark etmezler. Çünkü hemen cezalandırılmadıklarını gören bu yalanlayıcılar, tutkularının peşinde koşmaya başlarlar, Allah’ı hiç düşünmez olurlar, hesap vereceklerini unuturlar ve bulundukları ortamı terk edemez olurlar. Böylece de, hiç farkına varmadan yaptıkları işlerin tutsağı olarak kendi kötü sonlarını hazırlamış olurlar. İşte Allah’ın plânı, tuzağı budur. Bu plân, içine düşen kişinin helâke sürüklendiğini anlayamaması sebebiyle çok çetindir.
Yalanlayıcılara hazırlanmış olan bu plân, En’am suresinde de dile getirilmiştir:

En’am; 44–49: Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular.
Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. Ve hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.
De ki: “Gördünüz mü / düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilâh kimdir?” Bak, Biz ayetleri nasıl açıklıyoruz da onlar (yine) sırt çevirip engelliyorlar?
De ki: “Ne dersiniz Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimler kavminden başkası mı helâk olur?”
Biz elçileri, ancak rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olmak üzere göndeririz. Artık kim iman eder ve düzeltirse, onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun olmayacaklar da.
Ve ayetlerimizi yalanlayanlara, yapmakta oldukları fasıklıklar yüzünden azap dokunacaktır.

184–186. Ayetler:

Ve onlar arkadaşlarında hiç bir deliliğin / cinlenmişliğin bulunmadığını hiç düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
Ve onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?
Allah kimi saptırırsa, artık ona kılavuz diye bir şey yoktur. Doğru yola iletecek olmaz. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir hâlde bırakır.
__________________

Kuz3y is offline   Alıntı ile Cevapla
Eski 10-07-2007   #3
Kuz3y
 
Kuz3y - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 10.218
Teşekkürler: 287
1.705 Mesajına 2.517 kez Teşekkür Edildi.
Kuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really nice
Bu ayet grubu, peygamberimiz ile çağdaşı Mekkeliler arasındaki olaylara değinen ve yalanlayıcıları uyaran ayrı bir necm olup, burada Allah elçisinin mecnun birisi olmadığı ciddiyetle vurgulanmıştır. Bilindiği gibi peygamberimize Mekkeliler tarafından “mecnun (deli / cinlenmiş)” dendiği Kur’an ile sabittir:

Hicr; 6: Ve onlar: “Ey kendisine Zikir indirilen! Sen bir mecnunsun.”

185. ayette yine yalanlayıcıların düşüncesizliğine dikkat çekilmekte ve Allah’ın ayetlerine karşı duyarsız olan ve lâkayt kalan bu kişilere, ömür sermayesinin tükenmekte olduğu hatırlatılmak suretiyle onlardan, üzerinde oldukları çıkmaz yoldan dönmeleri istenmektedir.

187, 188. Ayetler:

Sana, Saat’ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
De ki: “Ben kendi kendime Allah`ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybi bilseydim, elbette ben hayırdan arttırmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.”

Kıyametin ne zaman kopacağı hakkındaki soru, peygamberimize çok sorulan bir sorudur ve Kur’an’da birçok kez yer almıştır:

Yunus; 48: Ve onlar, “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar.
Enbiya; 38: Ve onlar, “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar.

Neml; 71: Ve: “Eğer doğruyu söyleyenler iseniz, bu vaat olunan (azap) ne zaman?” diyorlar.

Yasin; 48: Ve onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diyorlar.

Dikkat edilirse, yukarıdaki ayetlerde kıyamet saati ile ilgili sorular inkâr nitelikli sorulardır. Ama konumuz olan ayetlerdeki ifadelerden, 187. ayetteki sorunun ise samimî olduğu, insanların kıyametin kopma saatini doğal merak saiki ile sordukları anlaşılmaktadır. Ayette, soruyu soranların kimliklerine dair bir açıklama yapılmamasına rağmen bu kişiler klâsik kaynaklardan gizli kalamamışlardır: Bir anlatıma göre peygamberimize bu soruyu yöneltenler; Hısl İbn Ebi Kuşeyr ile Şemuyil ibn Zeyd adlı Yahudilermiş. Bunlar, kıyamet saatini kendilerinin bildiklerini ve eğer peygamberimiz de bu saati doğru olarak söylerse, kendisine iman edeceklerine söz vererek bu soruyu ona yöneltmişler. Ama asıl niyetleri ise, peygamberimizin bildireceği herhangi bir vakti yalanlamakmış. Bir başka anlatıma göre de bu soruyu Mekkeliler sormuş ve peygamberimize “Seninle bizim aramızda akrabalık bağları var onun için bunu bize söyle de tedbir alalım.” demişler.
Sure Mekke’de indiğine göre soruyu soranların zaten Mekkeliler olması gerekmektedir. Ama burada esas olan soruyu soranların kimliği değil, sorunun cevabıdır. Çünkü çok önemli bir konuyu açıklığa kavuşturan bu cevaba göre; peygamberimiz gaybi bilmemektedir ve bilemeyecektir.
Oysa hurafelere batmış bir topluluk içinde yaşayan peygamberimizin, kendisini olağanüstü güç sahibi biri olarak tanıtması için ortam uygundur. Nitekim peygamberimiz kendisinde olağanüstü bir güç olmadığını söylemesine rağmen, çevresinde bulunanlar kendisine olağanüstü güç yakıştırma yarışına girmişler, hatta oğlu İbrahim’in öldüğü gün yaşanan “Güneş Tutulması” olayını, Güneş’in matem tutması olarak yorumlamışlardır. Ama peygamberimiz Allah’ın vahyettiği gibi, gayb hakkında hiçbir şey bilmediğini söyleyerek, sadece “açıkça uyaran” bir hakk peygamber olduğunu kanıtlamıştır.
Peygamberimizin hayatı boyunca karşı çıktığı ve mücadele ettiği, onu olağanüstü güçlerle donatan sapmaların kökü ne yazık ki kazınamamış, bu konudaki uydurmalar günümüze kadar gelmiştir. Surenin sonuna koyduğumuz GAYB MESELESİ başlıklı yazımız, peygamberimizin mücadele ettiği bu zihniyet tarafından uydurulan sapmaların Kur’an ile çürütüldüğü bir çalışmamız olup, okunmasını öneriyoruz.
188. ayetteki “Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan arttırmak isterdim.” ifadesinin açıklamasını pek çok şekilde yapmak mümkündür:
- Eğer Allah’ın bana bildirmesinden önce neyi istediğini bilmiş olsaydım şüphesiz onu yapardım.
- Eğer ben gaybi bilseydim, gaybe dair her sorulanı cevaplardım.
- Eğer ben ne zaman öleceğimi bilseydim, çokça iyi işler yapardım.
- Eğer ben, savaşta ne zaman zafer kazanacağımı bilseydim, o vakit savaşırdım ve hiç yenilmezdim.
- Eğer ben hangi yılın veriminin kıt olacağını bilseydim bolluk zamanından bana yetecek kadarını hazırlardım.
- Eğer ben hangi malın ticarette çok satılacağını bilseydim, o malın alıcısının olmadığı zamanda satın alırdım.
189, 190. Ayet:

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar (o ikisi) Rablerine dua ettiler: “Eğer bize salih (bir çocuk) verirsen, ant olsun ki kesinlikle şükredenlerden olacağız.”
Ne zaman ki onlara (o ikisine) salih (bir çocuk) verdi, o ikisine verdiği şey hakkında onun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir.

Hem ayetleri hem de asıl konuyu iyi anlayabilmek için tahlili biraz geniş tutmak gerekmektedir.

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır.

Üzülerek tespit etmiş bulunuyoruz ki, bizim bugüne kadar okuduğumuz gerek Türkçe gerek Arapça meal ve tefsirlerin içinde ayetin bu bölümünün, Yahudi kültürünün etkisinde kalınmadan yapılmış bir çevirisi veya açıklamasına rastlamak mümkün değildir. Çünkü bunların hepsi de, Tevrat’ın Tekvin bölümünün II. Bab, 18–25. cümlelerinde yazılı olanları, yani ilk insanın Âdem olduğunu, ondan (kaburga kemiğinden) Havva’nın yaratıldığını ve Âdem’in kaburga kemiklerinin sayısının Havva’nınkinden bir adet noksan olmasının da bundan kaynaklandığını, ya açıkça yazmakta, ya da ima etmektedir. Hâlbuki ayetin lâfzında Âdem ve Havva diye birilerinden söz edilmediği gibi, ima yolu ile bile olsa ayetlerden bu kimselerin varlığını anlamak mümkün değildir.
İnsanın bir candan yaratılması, ondan da eşinin yaratılması konusu sadece bu ayette geçmemekte, Nisa suresinin 1. ayeti, Zümer suresinin 6. ayeti gibi daha birçok ayette dile getirilmektedir. Ayrıca, Rum suresinin 20, 21. ayetleri de konumuz olan ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak ayetlerdir.
Burada önce, cinsiyeti olmayan bir canlıdan bahsedilmekte, sonra da bu canlıdan onun eşinin yaratıldığı bildirilmektedir. Bu yaratılış tarzı sanki bugünkü “klonlama”ya benzemektedir. Rabbimiz, insanın eşinin kendisinden yaratılmasının gerekçesini de göstermiş; bu yaratma tarzının, ikisinin arasında bir sıcaklığın, yakınlığın, sevginin, sükûnetin (yatıştırmanın) doğması için olduğunu açıklamıştır. Yani insanlar görünüm olarak erkek ve dişi olarak ayrılsalar da, yaratılışta tek canlıdan türedikleri için, aynı özellikleri taşımaktadırlar ve özde birbirlerinden farkları yoktur. Erkeklik ve dişilik farkı da zaten ilk yaratılışta değil, Nisa suresinin 1. ayetinden anlaşıldığına göre yaratılışın üçüncü aşamasından sonra oluşmuştur.
Özetlenecek olursa, ayetin bu giriş bölümünde, Allah’ın plânlı yaratıcılığı vurgulanmak suretiyle insanlar tevhide, imana yönlendirilmektedir.

Ne zaman ki onu örttü / bürüdü ?(örtüp bürüdü)?, hafif bir yük yüklendi ve bununla gidip geldi.
Ne zaman ki zevce ağırlaştı, ikisi (karı koca) Rabbleri Allah’a yalvardılar: “Eğer bize bir salih (sağlam çocuk) verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız!
Ne zaman ki Allah onlara bir salih (düzgün bir çocuk) verdi, o ikisi Allah’ın o ikisine verdiği şeyler hakkında onun için ortaklar kıldılar.

Görüldüğü gibi eşler, hamileliğin başlangıcında, ne annenin başarılı bir doğum yapacağı, ne de bebeğin salih olup olmayacağı ile ilgili bir endişe taşımamaktadırlar. Onlara göre işler yolunda gitmektedir. Ama anne adayı ağırlaşıp doğum yaklaştığında panik başlar ve insanlar, başlarına gelen her sıkıntıda olduğu gibi, açık açık veya içten, sürekli Allah’tan yardım isterler ve eğer sağlıklı iyi bir çocuk ihsan ederse kesinlikle şükredenlerden olacaklarına, kesinlikle nankörlük etmeyeceklerine dair Allah’a sözler verirler. Çocuk sağ ve salim doğduğunda ise, verilen sözler unutulur ve çocuğun sağlıklı oluşu, Allah’tan başka etkenlere bağlanmaya başlar, şirk ortaya çıkar.
Bu çocuk ve şirk meselesi, İbrani kültürüyle oluşturulmuş Âdem-Havva masalı ile birleşmiş ve ortaya “martaval masal” niteliğinde rivayetler çıkmıştır:

İbn Abbas:

Bu âyette geçen “bir nefs” kelimesiyle Hz. Âdem;” bundan da, eşini yapan..” kelimesiyle de Hz. Havva murad edilmiştir. Yani, Allah Teala, Hz. Havva’yı, eziyet vermeksizin, Hz. Âdem’in kaburgasından yaratmıştır. ... Vakta ki Âdem, Hz. Havva’yı bürüyünce, Havva, hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Çocuk onun karnında ağırlaşınca, İblis, bir adam suretine girip Havva’nın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Havva, bu nedir? Ben, bunun bir köpek ya da herhangi bir hayvan olmasından korkuyorum. Onun, nereden çıkacağını nereden bileceksin? Arkandan mı çıkıp seni öldürecek, yoksa karnın mı yarılacak?” Bunun üzerine Havva endişelendi ve bunu, Âdem’e anlattı. Böylece de Âdem ile Havva, hep bunun endişesi ve hüznünü taşıdılar. Daha sonra o İblis, Havva’ya gelerek şöyle dedi: “Eğer Allah’tan onu, tıpkı senin gibi kusursuz ve hilkati tam bir kimse yapmasını ve onun, senin karnından çıkmasını istersen, sen ona Abdül Harîs adını verirsin...” Melekler arasında, İblis’in adı el- Harîs idi. İşte bu, Cenab-ı Hakk’ın “Fakat Allah onlara düzgün bir çocuk verince, kendilerine verdiği çocuk hakkında ona eşler tutmaya başladılar” âyetinde ifade edilen husustur. Yani,”Allah onlara, düzgün ve kusursuz bir çocuk verince, Âdem ile Havva, O’na eşler tutmaya başladılar” demektir. İşte, buradaki koşulan şirk ile Harîs (İblis) kasdedilmiştir. Kıssanın tamamı bundan ibarettir.” (Razi Tefsir-i kebir)

Ayette tesniye kalıplarıyla ifade edilen ikili / karı koca kim?

Arap dili bilgisine vakıf olanlar bilirler ki, “Kelâmda, mutlak surette zamirlerin merciinin, lâfzen veya manen veya hükmen mezkûr olması lâzımdır.” Bu ayette ise, lâfzen, manen ve hükmen Âdem ve Havva diye bir merci bulabilmek mümkün değildir. Ayetteki “nefs ve eşi” ifadelerinden “manen” bu ikilinin karı koca oldukları anlaşılmakta ve gerek tesniye ifadelerinin öznelerinin, gerekse zamirlerin mercileri de, bu “karı koca”ya raci olmaktadır. Klâsik Arap edebiyatında birçok uygulaması görülen bu durumun en meşhur örneği; “İ’dilû hüve ekrebü littekvâ” (Adaletli olun o (adalet) takvaya en yakın olandır.)” ayetindeki “hüve (o) zamirinin, ayette açıkça “adl (adalet)” sözcüğü melfuz ve mezkûr değilken, ayetin manasından anlaşılan “adl (adalet)” sözcüğüne raci olmasıdır.
Ayetteki zaman kiplerinin “geçmiş zaman kipi” olması, Kur’an’ın pek çok yerinde görüldüğü gibi, Allah için zaman mefhumunun söz konusu olmadığını ve anlatılanların kesinlikle gerçekleştiğini veya gerçekleşeceğini vurgulamak içindir.
Ayette konu edilen bu karı koca, Âdem-Havva, Ali-Ayşe, Ahmet-Fatma gibi bilinen ve tanınan birileri değil, genel olarak tüm insanlar, tüm karı kocalardır. Dolayısıyla ayette ifade edilen davranışlar da tüm insanların tüm karı kocaların genel karakteridir, genel fıtrî özellikleridir.
İnsanın şirke ve nankörlüğe meyilli bu ham karakteri Hud suresinde de dile getirilmiştir:

Hud; 9, 10: Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti.” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir.

Kur’an’da, konumuz olan ayet üslûbunda ve Hud suresinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olan birçok ayet vardır:

Tövbe; 75, 76: Ve onlardan, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız.” diye Allah’a söz verenler vardır.
Sonra, ne zaman ki Allah, onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar.

Yunus; 22, 23: O, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür, (yolcular) neşelendiklerinde şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındırarak O’na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz.”
Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz.

Nahl; 53, 54: Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir gurup, Rabblerine şirk koşarlar.

Lokman; 31, 32: Ayetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için, ayetler vardır.
Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı muktesıttır. Ve ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder.

Rum; 33: Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rabblerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir gurup, Rabblerine şirk koşarlar.

Ankebut; 65: İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar.

İsra; 67: Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, yalvardıklarınız kaybolup giderler. O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür!

Aşağıda verdiğimiz Zümer suresine ait ayetler ise, konumuz olan 189, 190. ayetlerin bire bir tefsiri olarak değerlendirilebilir:

Zümer; 6–8: O sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini yaptı. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratır. İşte bu, Rabbiniz Allah’tır. Mülk (krallık, hâkimiyet) yalnız O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah, size muhtaç değildir. Bununla birlikte, kulları için, inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. Hiçbir taşıyıcı, başkasının yükünü yüklenmez. Sonunda, dönüşünüz Rabbinizedir. O yaptıklarınızı size bildirecektir de. Kuşkusuz O, göğüslerde olanı bilir.
Ve insanın başına bir belâ gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah, katından bir iyilik verince, önceden niçin O’na yalvarmış olduğunu unutuverir. Allah’ın yolundan saptırmak için, O’na bir takım ortaklar koşar. De ki: “İnkârından bir süre yararlan! Evet, sen Ateş halkındansın.”

Onların şirk koştuklarından Allah münezzehtir.

Ayetteki bu ifade, insanların yukarıda anlatılan olumsuz yönlerinin, Allah’ın, ortak koşulanlardan münezzeh olduğunu bilmemelerinden ileri geldiğini ve bu yanlış davranışların vahye dayalı bilgilerle, öğretilerle ortadan kaldırılması gerektiğini anlatmaktadır.
Ayetin bu bölümünde dikkat edilmesi gereken bir husus da, “yüşrikun (şirk koşup durdukları)” ifadesiyle “tesniye” ifadelerden, “cem’i (çoğul)” ifadeye yapılan geçiştir. Bu bölümden itibaren pasajın sonuna kadar da konu hep “cem’i (çoğul)” olarak ifade edilmiştir.

191–195. Ayetler:

Hiçbir şey yaratmayan ve kendileri yaratılmış olan şeyleri mi eş koşuyorlar?
Hâlbuki bunlar, onlar (tapınanlar) için yardıma güç yetiremezler. Kendi nefislerine de yardım edemezler.
Eğer siz onları doğru yola çağırsanız, size uymazlar. Onları çağırsanız da çağırmayıp susmuş olsanız da size karşı birdir (hiç fark etmez).
Allah’ın astlarından yakardığınız kimseler, tıpkı sizin gibi kullardır. Eğer doğru iseniz haydi onları çağırın da size karşılık versinler.
Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve bana mühlet vermeyin.”

Kendisine kullanılmaya hazır bir akıl verilmiş olan insanın, duyuları bile olmayan, ne kendisine ne başkasına zararı veya yararı dokunmayan bir şeyden medet umması, akılla bağdaştırılacak bir davranış değildir.
İşte bu ayet grubunda, aklını kullanmayıp da, aslında kendileri kul olan, kendilerine bile hayırları dokunmayan kişi ve nesneleri Allah’a eş koşanlar kınanmaktadır. Ayette “ellezine (kişiler)” ve “ıbadün (kullar)” sözcükleri kullanılmak suretiyle, Allah’a eş koşanların yelpazesi oldukça geniş tutulmuştur. Buna göre, yaşayan ve ölmüş olan azizler, azizeler, sözde evliyalar, kutsallık yakıştırılan kişiler ile put, fetiş gibi sembolik şeyler, idoller ve kutsal bilinen tüm varlıklar bu kapsama girmektedir.
Bu konu, Kur’an’da üzerinde çok durulan önemli konulardan biridir:

Meryem; 42: Hani bir zaman o (İbrahim), “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?” demişti.

Hacc; 73, 74: Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler, bir sineği bile asla yaratamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.
Allah’ı gereği gibi ölçemediler (değerlendirip bilemediler). Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür.

Saffat; 95, 96: (İbrahim) Dedi ki: “Sizi ve yaptıklarınızı da Allah yaratmış iken siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?”

Hud; 54, 55: Ancak “Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış” diyebiliriz. O (Hud) da dedi ki; “Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin.”

Şuara; 75–78: (İbrahim): “Peki nelere tapmış olduğunuzu gördünüz mü? Siz ve en eski atalarınızın?
İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı.
O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

Zühruf; 26-28: Ve hani bir zamanlar İbrahim babasına ve kavmine: “Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım.
Beni yaratan ayrı. Tabi şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir.” dedi.
(İbrahim) Bunu (bu sözü), ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir söz yaptı. Belki onlar dönerler.

196–198. Ayetler:

“Şüphesiz ki benim ‘veliyy’im, o kitabı indiren Allah`tır. Ve O, salihlere (düzgün kimselere) ‘veliyy’ olur.”
“Sizin O’nun astlarından yakardığınız kimseler ise, size yardıma güç yetiremezler, kendi nefislerine de yardım edemezler.”
Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler.

Bu ayetlerde de yine şirk koşan akılsızlar kınanmakta ve tek ‘veliyy’nin Allah olduğu, dolayısıyla gerçek yardımın sadece Allah’tan geleceği, Allah’ın ise düzgün insanlara yardım edeceği bildirilmektedir.
Ayrıca ayetlerde, Allah’ın astlarından bel bağlanan ilâhların ne kendilerine ne de onlara tapanlara yardım edemeyecekleri, çağırıldıklarında sesleri duymayacakları ve bakar gibi durmalarına rağmen görmedikleri açıklanmak suretiyle, hem peygamberimize yönelik olarak “Bizim ilâhlarımızı karalama sonra onların hışmına uğrarsın!” diye yapılan tehditlere cevap verilmiş olmakta, hem de Allah’ın astlarından ilâh edinilen şeylerin kesinlikle ilâh olamayacakları vurgulanmaktadır.
Görünmez varlıkların sembolü sandıkları “şey”lere taparak Allah’a yaklaşacaklarını zanneden ve bu “şey”lerin Allah ile kendi aralarında şefaatçi olacaklarına inanan müşriklerin, bu “şey”lerden yardım isteme, o “şey”lere koku, yağ sürüp mum yakma, kurban kesme gibi törenleri, bazı değişikliklerle günümüzde de devam etmektedir. Ama bu müşrikler bilmelidirler ki, yaptıkları davranışların tümü Yüce Allah tarafından Kur’an’da pek çok defa kınanıp reddedilmiştir. Yakardıkları ise, kıyamet günü onların aleyhine dönecektir:

Fatır; 14: Onları çağırırsanız onlar, çağrınızı işitmezler. İşitseler bile size cevap veremezler. Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi sana kimse haber veremez.

199, 200. Ayetler:

Sen afvı / malın fazlasını al, urf (örf, Kur’an ayetleri öbeği) ile emret ve cahillerden de yüz çevir.
Eğer sana şeytandan bir vesvese gelirse de hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

Bu ayetlerde Rabbimiz, peygamberimize hitap ederek ona, çevresiyle olan ilişkilerini yönlendirmeye matuf dört temel görev vermiştir:

1) Afvı al: Bu ifade, hem malın fazlasını almak, yani zekât toplamak, hem de hataları bağışlamak, özürleri kabul etmek anlamlarına gelir. Ancak, bu ayet indiği dönemde henüz zekât ile ilgili bir yükümlülüğün bulunmadığı dikkate alınırsa, bu ifadenin “bağışlamak” diye anlaşılması gerekmektedir. Zaten ayetlerdeki söz akışı da “bağışlamak” anlamına daha uygundur. Bağışlayıcı olmak, insanlara müsamaha ile yaklaşmak ve çevresine karşı sert davranmamak talimatları, peygamberimize başka ayetlerde de tekrarlanmıştır:

Âl-i Imran; 159: İşte sen (o zaman), sırf Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah dayananları sever.

Nahl; 125: Rabbinin yoluna hikmetle (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle) ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

2) Urf ile emret: “Urf” sözcüğü, bu surenin adı olan “a’raf” sözcüğünün tekili olup ilk plânda, hem bu surenin baş tarafında, hem de Mürselat suresinin tahlilinde açıkladığımız gibi “Kur’an ayetleri öbeği” anlamına gelir. Bu anlama göre de peygamberimizden, çevresine Kur’an ayetleri ile emretmesi istenmektedir. Bu anlamdan başka “urf” sözcüğü “örf, güzel ve hayırlı olan şey” anlamına da gelmektedir ki, “maruf” sözcüğü, “urf” sözcüğünün bu anlamdaki türevlerindendir. Ancak, birinci anlamın ikinci anlamı da kapsadığı düşünülürse, sözcüğün buradaki manasını “Kur’an ayetleri öbeği” olarak anlamak daha isabetli görünmektedir.

3) Cahillerden yüz çevir: “Cahil” sözcüğü; “düşüncesizce hareket eden, inkârcı, bir şey bilmez” anlamlarına gelir. Buradaki konu akışı içerisinde ise, “hisleriyle ve tutkularıyla hareket eden, birden bire kızan, düşüncesiz ve kaba insan” anlamındadır. Bu anlama göre Rabbimiz peygamberimizden, böyle insanlara aldırmamasını, onların davranışlarından ve kırıcı sözlerinden etkilenerek maneviyatını bozmamasını istemektedir.

Furkan; 72: Ve onlar ki, yalan yere şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile geçerler.

Müminun; 3: Ve onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler,

4) Şeytandan Allah’a sığın: Burada konu edilen şeytan “İblis” olup, peygamberimizin dikkati kendi içinden gelebilecek zarara çekilmiş ve içindeki şeytandan (İblis’ten) Allah’a sığınması istenmiştir.

Müminun; 96–98: Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeylerin çok iyi biliriz.
Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!
Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.

Fussılet; 34–36: Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimî bir dost gibi olduğunu görürsün.
Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.
Ve eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi duyan ve en çok bilendir.

Nahl; 98–100: Öyleyse Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.
Gerçek şu ki, iman edenler ve Rabblerine tevekkül edenler üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktur.
Onun zorlayıcı gücü ancak onu dost edinenlere, onunla Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.

Şeytandan Allah’a sığınmak:

Şeytandan Allah’a sığınmak; “Euzu billahi mineşşeytanirracim (Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım / Allah’ım şeytandan sana sığınırım, beni ondan koru)” demek değildir.
Şeytandan Allah’a sığınmak:
- Şeytan tipler ve güçler tarafından dayatılan düşünce ve amelleri, hemen, Allah’ın bizlere gönderdiği Kur’an terazisinde tartmaktır.
- Şeytanın aklımıza, fikrimize zerk ettiği zehirleri, Allah’ın Kur’an’da bize ikram ettiği panzehirle tedavi etmektir.
- Doğruyu Allah’tan öğrenip, şeytanın bizi saptırmasına engel olmaktır.
- Fırtınaya tutulan geminin hemen limana sığındığı gibi, hemen Kur’an’a sarılıp problemleri Kur’an ile çözmektir. (Anlamadan Kur’an okumak bu problemleri çözmez!)

Günümüzde, bu konuya örnek olabilecek şeytanî vesveseler insanların hayatlarına o kadar çok yönden sokulmak istenmektedir ki, bunlardan bir tanesini somutlaştırarak burada sunmak boynumuzun borcudur:
Yüzyıllardır Müslümanlara birileri tarafından telkinde bulunulmakta ve şunlar söylenmektedir: “Şu kandil gecesinde şu kadar rekât namaz kılar, şu kadar sayıda tespih çekersen, bütün günahların affolur ve cennete gidersin!” Bu teklif, ilk bakışta insanların hoşuna gitmekte, daha doğrusu işine gelmektedir. Çünkü insanın dünyaya gelişinden itibaren onun “karin”i olarak faaliyet gösteren şeytan (İblis), bu teklif ile hemen harekete geçip bir ham düşünce üretmekte ve bu söylenen kolay davranışları yaparak cenneti ucuza kapatma fikrini insana “süslü” göstermektedir. Yani, yapılan teklif (telkin) ile insan, hem Allah’ın bildirdiği dışında bir yolla cennet vadeden şeytanların, hem de bu yolu kendinse süslü gösteren beynindeki İblis’in vesveseleri ile karşı karşıya kalmaktadır. İşte, Rabbimizin kendisine sığınılmasını istediği şeytan vesvesesi, buna benzer kuruntulardan oluşmaktadır. Ancak, bu sığınma, ayetteki ifadelerden anlaşıldığına göre lâfla olmamaktadır. Zira ayette “Allah’a sığınırım de!” veya “Allah’a sığınmak istiyorum de!” değil, “Allah’a sığın!” denmektedir.
O hâlde yapılacak iş, yukarıda da söylediğimiz gibi, insanın kendisini sadece Allah’ın sözlerine teslim etmesidir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örnek için insan “Cennetin bedeli nedir Ya Rabbi!” diye Allah’a sığınmak isterse, Allah’ın cevabını Kur’an’da bulacak ve bu bedelin “mütteki olmak, ebrardan olmak, malını ve canını Allah’a satmak” olduğunu öğrenerek, hem o teklifi yapan yalancı şeytanların, hem de beynindeki İblis’in vesvesesinden kendini kurtarabilecektir.
Sonuç olarak insan, aklını çalıştırmalı ve bu tarz yalanlarla sürekli vesvese veren şeytanlardan korunmak için Allah’a, yani O’nun kitabına sığınmalıdır ki, Âdem ve eşi gibi hataya düşmesin.

201, 202. Ayetler:

Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde takva sahiplerine, kendilerine şeytandan bir taif (vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma) iliştiği zaman, hatırlarlar / düşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir!

Bu ayetlerde şeytandan Allah’a nasıl sığınılması lâzım geldiği anlatılmakta ve inanmayan kardeşleri tarafından çok büyük etki altında bırakıldıklarında bile, müttekilerin, hatırlamak / düşünmek suretiyle Allah’a kulluktan ayrılmayacakları açıklanmaktadır.

Nisa; 89: Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan veliyler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir veliy ve bir yardımcı edinmeyin.

202. ayetteki “ve ihvanühüm (onların kardeşleri)” ifadesi pek çok yerde yanlış olarak “şeytanın kardeşleri” olarak çevrilmektedir. Hâlbuki ayetin yapısı bu anlamı çıkarmaya engel olup, “hüm” zamirinin “şeytan” sözcüğüne gönderilmesi mümkün değildir. Zira ayetteki “şeytan” sözcüğü tekil, ona gönderilmek istenen zamir ise çoğuldur. Dolayısıyla “hüm (onlar)” zamiri “müttekiler” sözcüğüne racidir ve “ihvanühüm” ifadesi; “müttekilerin kardeşleri” anlamındadır. Bu ayet, bizim yaptığımız gibi “Hâl cümlesi” şekline getirildiğinde, cümlenin anlamında herhangi bir sorun oluşmamaktadır. Zaten ayetin teknik yapısı da buna uygun olup, aslında “İsim cümlesi” olan ayette “vav” bağlacının ve “hüm” zamirinin bulunması, cümlenin “Hâl cümlesi” olarak nitelenmesi için gerekli koşulu sağlamaktadır.

203. Ayet:

Onlara bir ayet getirmediğin zaman da, “Kendin onu uyduruverseydin ya!” derler. De ki: “Ben ancak Rabbimden bana ne vahy olunuyorsa ona uyuyorum.” İşte bu (Kur’an), Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözünü açacak beyanlardır), iman eden bir kavim için bir kılavuz ve bir rahmettir.

Bu ayette, her istenildiğinde ayet (veya mucize) getiremeyen peygamberimize, ayetleri kendisinin uydurması yönünde yapılan tahriklere karşı onun, Allah’tan vahyolunana tâbi olduğunu açıklaması istenmektedir. Çünkü peygamberimiz sadece bir elçidir ve ayet getirmek onun elinde değildir. Allah, dilediği zaman ona vahyeder ve o da kendisine vahyedileni tebliğ eder. Aslında bir peygamberin istenilen anda bir ayet getirememesi ve vahyi beklemesi, söylediği sözlerin kendi sözü olmayıp vahy olduğunun kanıtıdır.

Yunus; 15: Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.

En’am; 109: Ve onlar (müşrikler), kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır.” Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz?

İsra; 90: Ve, “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.” dediler.

Ayetin son bölümündeki “İşte bu (Kur’an), Rabbinizden gelen basiretlerdir (kalp gözünü açacak beyanlardır), iman eden bir kavim için bir kılavuz ve bir rahmettir.” ifadesi müşriklere bir uyarı mahiyetinde olup, şu mesajı vermektedir: “Siz elçiyle ve sizi aşan şeylerle uğraşacağınıza, size kılavuz olacak, sizi aydınlatacak ve size rahmet olup sizi kurtaracak Kur’an’ı araştırın!”

204. Ayet:

Ve Kur’an okunduğu zaman, hemen ona kulak verin ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz.

Bu ayette, Kur’an okunurken onu dinlemenin adabı öğretilmekte ve Kur’an’ın saygıyla, sessiz ve can kulağıyla dinlenilmesi emredilmektedir. Çünkü her kitap gibi Kur’an’dan da ancak böyle istifade etmek mümkündür.
Ayette verilen, “Kur’an’ın ciddiyetle dinlenmesi hâlinde, ilâhî kelâm olduğunun anlaşılacağı ve ona inanılacağı, böylece de Allah tarafından esirgenip kurtuluşa erileceği” yolundaki mesaj, inanmayanlara yöneliktir. Çünkü müminler, kalp gözünü açan, kılavuz ve rahmet olan ayetleri zaten can kulağıyla dinlemektedirler. Kâfirler ise, hayatlarını, düzenlerini eskisi gibi sürdürebilmek için, hem sürekli Kur’an’a karşı kulaklarını tıkamakta, hem de halkı Kur’an’dan uzak tutmaya yönelik çeşitli yollara başvurmaktadırlar:

Fussılet; 26: Ve inkâr edenler: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz.” dediler.

205. Ayet:

Ve sabah akşam (her zaman) kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

Ayetteki “sabah akşam” ifadesi, Nass suresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi; “daima, her zaman” anlamında olup, burada peygamberimize ve dolayısıyla tüm insanlara, Allah’ın nasıl ve ne zaman hatırlanması gerektiği bildirilmektedir.
“Allah’ın anılması, hatırlanması” anlamına gelen “zikrullah” sözcüğü zaman içinde anlam olarak yozlaştırıldığı için, surenin sonuna “ZİKR / ZİKRULLAH” başlıklı bir yazımızı koymuş bulunuyor ve okumanızı öneriyoruz.

206. Ayet:

Şüphe yok ki Rabbinin katında olan kişiler, Allah’a kulluk etmekten büyüklenmezler, O’nu arındırırlar ve tesbih ederler ve yalnızca O`na boyun eğerler.

Surenin bu son ayeti, bir önceki ayette geçen “... korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle ...” ifadesinin açıklaması mahiyetindedir. Ayette, Allah’a karşı derin sorumluluk duyan ve O’nun katında itibarlı olan kulların, Allah’a kulluktan büyüklenmedikleri, sürekli O’nu arındırdıkları ve yalnızca O’na boyun eğdikleri bildirilmek suretiyle, Allah katında muteber birisi olmak için, “Allah’a kullukta büyüklenmemek, sürekli O’nu arındırmak ve sadece O’na ürpererek yalvarmak, boyun eğmek gerektiği” mesajı verilmektedir.
Bu mesaj Secde suresinde biraz daha ayrıntılı verilmiştir:

Secde; 15, 16: Gerçekten Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman boyun eğerek yere kapanan ve Rabblerini hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar inanırlar.
Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rabblerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan bağışlarlar.



Allah, doğrusunu en iyi bilendir.
__________________

Kuz3y is offline   Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj İçin Kuz3y'a Teşekkür Edenler
destina (10-07-2007)
Eski 10-07-2007   #4
destina
USTA
 
destina - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.660
Teşekkürler: 71
189 Mesajına 252 kez Teşekkür Edildi.
destina is on a distinguished road
Allah razı olsun Nar,harika paylaşımlar
__________________


"Şüphesiz, Biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ki Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeniz, O'nu savunup-desteklemeniz, O'nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam O'nu (Allah'ı) tesbih etmeniz için. Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir. (Fetih Suresi, 8-10)
Kim Resûl'e itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik." (Nisa Suresi, 80)
destina is offline   Alıntı ile Cevapla
Eski 10-07-2007   #5
Kuz3y
 
Kuz3y - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 10.218
Teşekkürler: 287
1.705 Mesajına 2.517 kez Teşekkür Edildi.
Kuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really niceKuz3y is just really nice
Alıntı:
Allah razı olsun

Ecmain
__________________

Kuz3y is offline   Alıntı ile Cevapla
Eski 09-17-2008   #6
TEBYİN
 
TEBYİN - ait Avatar
 
Mesajlar: n/a
Alıntı:
204. Ayet:

Ve Kur’an okunduğu zaman, hemen ona kulak verin ve susun. Umulur ki esirgenmiş olursunuz.

Bu ayette, Kur’an okunurken onu dinlemenin adabı öğretilmekte ve Kur’an’ın saygıyla, sessiz ve can kulağıyla dinlenilmesi emredilmektedir. Çünkü her kitap gibi Kur’an’dan da ancak böyle istifade etmek mümkündür.
Ayette verilen, “Kur’an’ın ciddiyetle dinlenmesi hâlinde, ilâhî kelâm olduğunun anlaşılacağı ve ona inanılacağı, böylece de Allah tarafından esirgenip kurtuluşa erileceği” yolundaki mesaj, inanmayanlara yöneliktir. Çünkü müminler, kalp gözünü açan, kılavuz ve rahmet olan ayetleri zaten can kulağıyla dinlemektedirler. Kâfirler ise, hayatlarını, düzenlerini eskisi gibi sürdürebilmek için, hem sürekli Kur’an’a karşı kulaklarını tıkamakta, hem de halkı Kur’an’dan uzak tutmaya yönelik çeşitli yollara başvurmaktadırlar:

Fussılet; 26: Ve inkâr edenler: “Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz.” dediler.

Bunu günün yazısı seçtim nuri ve sana kocaman bir aferin verdim..
  Alıntı ile Cevapla
Eski 09-17-2008   #7
snobyx
Fikri,irfanı,vicdanı hür
 
snobyx - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Aug 2008
Mesajlar: 160
Teşekkürler: 0
9 Mesajına 10 kez Teşekkür Edildi.
snobyx is a jewel in the roughsnobyx is a jewel in the roughsnobyx is a jewel in the roughsnobyx is a jewel in the rough
Çok güzel paylaşımlar,Tebrik ederim...
snobyx is offline   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
değil Yeni mesaj yazma yetkiniz aktifdir.
değil Mesaja Cevap verme yetkiniz aktifdir.
değil Eklenti ekleme yetkiniz aktifdir.
değil mesajınızı değiştirme yetkiniz aktifdir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Cevap var Son Mesaj
Resimli Ayetler Kuz3y Walpapers 4 06-08-2010 11:06
=*Resimli ayetler*= ExELaNcE Dini Resimler 8 04-02-2009 20:19
Resimli ayetler lale Dini Resimler 3 05-30-2008 22:13
Haram Ile Ilgili Ayetler Kuz3y Kuran-ı Kerim Meali 0 03-03-2008 19:54
Resİmlİ Ayetler Kuz3y Walpapers 0 08-26-2006 23:09


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:59 .


Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
çakşır