4. Bir makalenizde Ehl-i Sünnetin
bir şemsiye olduğu tespitini dile getirmiştiniz.
Bu şemsiyenin altına giren genel görüşler yani
turnusol kağıdı görevi yapacak görüşler nelerdir?
Öncelikle buradaki bir yanlışlığı düzeltelim:
Ehl-i Sünnet şemsiye kavramı,
birtakım "görüşler" den değil,
"itikadî umdeler"den oluşur.
Herhangi bir Ehl-i Sünnet Akaidi kitabında görülebilecek olan
bu umdelerin bugün için turnusol kâğıdı işlevi görenleri,
Sünnet'e/hadislere bakış ile Sahabe hakkındaki
düşüncelerdir.
Günümüzü geçmişten farklı
kılan önemli kırılma alanları bunlardır.
Geçmişte bid'at fırka mensupları,
hadisle sabit olan itikadî hususlar
hakkında hiçbir kapalılığa yer vermeksizin,
"Biz bunlara inanmıyoruz" diyorlardı.
Günümüzde ise bir kısım insanlar
bir yandan Ehl-i Sünnet olduklarını
söyleyip dururken,
diğer yandan gözümüzün içine baka baka
hadislerle sabit itikadiyyatı
inkâr ediyor.
Hz. İsa (a.s)'ın nüzulünü,
kabir azabını, şefaati…
inkâr ederken nasıl Ehl-i Sünnet kalınabiliyor,
anlayan beri gelsin!
5. Günümüzde özellikle Şiar niteliği olan
sünnetlerin terk edildiğini hatta sarık ve sakal
başta olmak üzere pek çoğunun
adet olarak nitelendiğini
müşahade ediyoruz.
Şiar Sünnetlere
bakış Ehl-i Sünnete göre nedir ?
Ehl-i Sünnet, Sünnet-i Seniyye ile sabit olan
hususlara hassasiyet göstermenin addır.
Bu anlamda temel olarak itikadî sahada
kendisini gösteren bir duruştur.
Sakal, sarık vb. sünnetleri hafife
alma tavrına gelince,
sadece Ehl-i Sünnet'e değil,
bütünüyle İslamî geçmişe karşı
hastalıklı bir tavrın ifadesidir.
Zira bugün bilmeyen yoktur ki, Şia gibi
bid'at mezhep mensupları dahi sakal,
sarık vb. şiarlar
konusunda hayli hassastır.
Dolayısıyla bu şiarlar
konusundaki aymazlık, itikadî zaaf yanında,
aynı zamanda bir kimlik erozyonunu ve
yabancılaşmayı
da ifade etmektedir.
6. Ehl-i Sünneti anlama da Osmanlı örneğinin
yeri neresidir ?
Ehl-i Sünnet Osmanlı'nın en temel kimlik kodudur.
Temel Akaid/Kelam kitaplarına Osmanlı uleması
tarafından gösterilen ehemmiyet,
medrese müfredatında yer almalarından ve
üzerlerine çok
sayıda şerh, haşiye…
tarzı çalışmalar yapılmış olmasından
kolayca anlaşılabilir.
Sadece ilmî alanda değil,
siyasî alanda da bu hassasiyet yaşatılmıştır.
Şah İsmail'den başlayarak Şia ile
mücadele bunun
kristalize olduğu süreçlerden birisidir.
7. Osmanlı Medreseleri ile bugün İlahiyat
Fakültelerini bir kıyas edersek
İslami İlimler açısından
durum nedir ?
Bugünkü İlahiyat Fakültelerinin
tedrisatı yeterli midir ?
Ali Fuat Başgil'in,
Ankara İlahiyat için söylediği,
"Buradan din alimi değil,
din münekkidi yetişir"
tesbiti bu soruya cevap olarak
yeterli olsa gerektir.
Medrese ile fakülteyi mukayese etmek,
medreseye yapılabilecek en büyük hakaret olur.
Okuduğu Arapça metni doğru dürüst anlamayan
ilahiyat hocalarına bolca rastlandığı
günümüz Türkiyesi,
medresenin kıymetinin/öneminin anlaşılması
için yeterli manzarayı vermektedir.
8. Ehl-i Sünnet açısından Zahidül Kevseriyi
nereye koymalıyız ?
Muhammed Ebu Zehra
dışında O’nu müceddid olarak gören İslam
Alimleri kimlerdir ?
Zahid el-Kevserî merhumun Ehl-i Sünnet itikadına
gerçekten büyük hizmetleri olmuştur.
Matbuat dünyasında,
sadece çeşitli dergilerde yazdığı
makalelerle değil,
tahkik ve neşrettiği ve neşrine
önayak olduğu son derece kıymetli eserlerle de
geçtiğimiz yüzyıla damgasını vurmuştur.
Etkilerinin bugün bile son derece
canlı bir şekilde yaşıyor olması
da bunun bir diğer göstergesidir.
Tercümelerinin
neşri müyesser olduğunda ne demek
istediğim rahatlıkla anlaşılacaktır.
İmam el-Kevserî'yi "imam",
"müceddid" gibi vasıflarla anan sadece
Ebu Zehra merhum değildir.
Muhammed Yusuf el-Bennûrî,
Yusuf ed-Dicvî,
Selâme el-Azzâmî,
Abdülvehhâb Abdüllatîf,
Abdurrahman Halîfe,
Ahmed Hayrî, Abdülfettâh Ebû
Gudde onu mezkûr sıfatlarla ve
benzeri ifadelerle
ananlar arasında ilk akla gelenlerdir.