İslamiBilinc  
 

Geri Dön   İslamiBilinc >
İSLAMİBİLİNC MEDRESESİ
> Hadis/Sünnet

Hadis/Sünnet Arapça, Türkçe tüm hadisleri burada paylaşabilirsiniz

Etiketler:

Cevapla
 
Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 04-08-2009   #1
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
Thread Con Hadis açıklamaları

İslam kardeşliği ne gerektirir?


Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir.

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buharî, Mezalim, 3; Müslim, Birr, 58.


Müslüman barış, selamet ve esenlik davetini kabul ederek Allah'ın koruması altına giren kişidir. İslam, "es-Selam" olana, her şeyi selamette kılana teslim olmak, kendini insana şah damarından yakın olana (Kaf 50;16) emanet etmektir. Müslüman, iradesini Allah'ın iradesi içinde eriterek O'na yaklaştığı ölçüde haksızlıktan, zulümden, bencillikten, mütecessis ve mütekebbir olmaktan uzaklaşacak, Peygamber'in sunduklarına sarıldığı ölçüde O'na yakınlaşacaktır. Hakk'a giden yolun yalnız aşılamayacağının, daimî uzletin marazi olduğunun bilinciyle halkla, Hakk'ın razı olacağı bir birliktelik gerçekleştirecektir. Bu hadis-i şerifte bir Müslümanın diğer Müslümanla ilişkisinin temel dayanakları sunulmaktadır.

Müminlerin birbirleriyle kardeş ilan edilmesi hem Kur'ân-ı Kerim'de ( Hucurat 49; 10) hem de hadislerde vurgulanmıştır. Bu kardeşlik, varlık sebebini aynı dine mensup olmaktan alarak köle-efendi, zengin-fakir, siyah-beyaz, kadın-erkek ayrımı yapmadan, etnik ve kültürel farklılıkları ayrılık vesilesi değil, renklendirici unsurlar olarak görmeyi gerektiren toplumsal bir bağ oluşturur. Bu bağın gücü öylesine kuşatıcıdır ki, İslam toplumuyla uzlaşı içine girmiş zimmiler ve muahedleri de kapsamına alır. Bu bağlamda müminler kardeşçe yaşamanın tüm sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür. Dünyada haksızlığın engellenmesine, temel insan hak ve hürriyetlerinin tesisine katkıda bulunmak, ülke içerisinde ise bunlara ek olarak mümin kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak, haksızlıkta ısrar edenlere karşı haklının yanında yer almakla yükümlüdürler. (Kur'ân Yolu; c.5, s.93)

Din kardeşi olmak didişmeyi değil dayanışmayı, aldatmayı değil paylaşmayı, umursamazlığı değil diğergam olmayı gerektirir. Size, dünyanın neresinde olursanız olun köklerinizi hatırlatır. Damar damar çekilirsiniz kendisinden neşet ettiğiniz köklere doğru. Kopamaz kaybolamazsınız. Kardeşlik duygusunu korumak sizi kaoslardan kurtarır, yitip gitmezsiniz. Hayata tutunur, yeni başlangıçlar dokursunuz gönül tezgahınızda. Kendinizi bir topluma ait hissederek gel geç hevesler peşinde koşmazsınız. Bu nedenledir ki Kur'ân ve sünnet Müslüman kimliğini inşa ederken kardeşlik vurgusuna ayrı bir önem verir. Dinin öngördüğü kardeşlik anlayışı bihakkın hayata geçirildiğinde genç yaşlı tüm insanlar kendisine toplumda bir yer bulacak böylece başkalarının onayına ihtiyaç hissetmeden, onay görmeyen bağlılıklara sarılmayacaktır.

Toplumu besleyen ana damarlardan biridir kardeşçe yaşama ilkesi. "Müslüman Müslümana zulmetmez, onu düşmana teslim etmez." ifadesi, ihaneti, arkadan vurmayı kişisel çıkarı toplum menfaatinin önüne geçirmeyi yasaklayan, maddi-manevi her türlü zulmü, haksızlığı önce zihinlerden sonra da yaşantılardan kazıma çabasını gösteren bir ifadedir. Toplumsal huzuru dinamitleyecek hiçbir girişimin onaylanamayacağının bildirgesidir aynı zamanda. Müslümanın, Müslüman olmasının doğal sonucu olarak zihninde böyle çarpık bir düşünceye yer olamayacağının ilanıdır. Mümini "Kendisi için arzu ettiğini din kardeşi için de arzu etme."(Buharî, İman 7) düsturuna taşımada kılavuzluk yapacak kriterdir.

Bu hadiste, kardeş olmanın hayatı ve ilişkilerin tüm boyutunu kuşatan yönüne sorumluluk eksenli bir perspektif kazandırıldığını da görmekteyiz. Birbirinden haberdar ve birbirine duyarlı insanlardan oluşan bir toplum modeli sunulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında sıkıntıların, biz onlardan kurtulmak için boğuşup dururken, fark edemeyeceğimiz bir şekilde hayatın anlamını sunduğunu düşünmek mümkün. İster maddi ister manevi boyutta olsun sıkıntılar, onu yaşayanla ona şahit olan için sınanma sürecidir aslında. Sıkıntıyı yaşayan için sabırla direnebilme, sıkıntıya şahit olan için ise yardıma ihtiyacı olana destek elini uzatabilme kabiliyetinin ortaya çıkacağı bir sınanma süreci. Yani aslında insanlık kabiliyetimizin ortaya çıkacağı bir süreç.

Bu insanlık yarışındaki zorlu etaplardan biri de başkasının geçmişinde gördüğümüz ayıp ve kusurların üzerine gitmeden, bağışlayıcı ve hoşgörülü olabilme kısmıdır. Hata ve kusurların ifşa edilmesi, durumun ıslahına bir katkı sağlamadığı gibi insan onurunun zedelenmesine ve kişinin duyarsızlaşmasına vesile olabilir. Tenhalarda işlenen yanlışlıklar aleni olarak yapılmaya başlar. Bu durum ise yanlış yapanı yolundan döndürmediği gibi yanlışın yayılmasına da zemin hazırlayabilir. Kardeş olmak, kardeşine karşı sorumluluk taşımak demektir. İlişkileri daha ileri seviyelere taşıyabilmek için elden gelen gayreti göstermeyi gerektirir. Kaldı ki, kusur örtücü olmak, o kusura karşı duyarsız olmayı da gerektirmez. Suçun/yanlışın işlenirken görülmesi halinde takınılması gereken tavır bellidir: İnsanların bilinçlenmesine yardımcı olarak suça engel olmaya gayret etmek. Buradaki hassas denge, insanın geçmişinde yaşadıkları ile ilgili olarak kişilik haklarının korunması yönünde ayarlanmalıdır. Müslümana düşen görev içindeki merak ve öğrenme dürtüsünü, kendisini ve tüm insanlığı bir adım ileri taşıyacak ilim yolunda kullanmasıdır. Kur'ân'da yasaklanan da fıtratımızdaki bu araştırma hissinin dumura uğramış hali olan tecessüstür.


Meral Günel

sonpeygamber.info

Konu lale tarafından (04-08-2009 Saat 18:51 ) de değiştirilmiştir..
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to lale For This Useful Post:
*perwerder* (04-14-2009), bilge_66  (04-10-2009)
Eski 04-10-2009   #2
dost1
ÇIRAK
 
dost1 - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Aug 2007
Mesajlar: 110
Teşekkürler: 17
38 Mesajına 61 kez Teşekkür Edildi.
dost1 is on a distinguished road
Selamun Aleykum! Değerli lale Kardeşim!

Alıntı:
lale´isimli üyeden Alıntı Mesajı Göster
İslam kardeşliği ne gerektirir?


Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir.

اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buharî, Mezalim, 3; Müslim, Birr, 58.


Müslüman barış, selamet ve esenlik davetini kabul ederek Allah'ın koruması altına giren kişidir. İslam, "es-Selam" olana, her şeyi selamette kılana teslim olmak, kendini insana şah damarından yakın olana (Kaf 50;16) emanet etmektir. Müslüman, iradesini Allah'ın iradesi içinde eriterek O'na yaklaştığı ölçüde haksızlıktan, zulümden, bencillikten, mütecessis ve mütekebbir olmaktan uzaklaşacak, Peygamber'in sunduklarına sarıldığı ölçüde O'na yakınlaşacaktır. Hakk'a giden yolun yalnız aşılamayacağının, daimî uzletin marazi olduğunun bilinciyle halkla, Hakk'ın razı olacağı bir birliktelik gerçekleştirecektir. Bu hadis-i şerifte bir Müslümanın diğer Müslümanla ilişkisinin temel dayanakları sunulmaktadır.

Müminlerin birbirleriyle kardeş ilan edilmesi hem Kur'ân-ı Kerim'de ( Hucurat 49; 10) hem de hadislerde vurgulanmıştır. Bu kardeşlik, varlık sebebini aynı dine mensup olmaktan alarak köle-efendi, zengin-fakir, siyah-beyaz, kadın-erkek ayrımı yapmadan, etnik ve kültürel farklılıkları ayrılık vesilesi değil, renklendirici unsurlar olarak görmeyi gerektiren toplumsal bir bağ oluşturur. Bu bağın gücü öylesine kuşatıcıdır ki, İslam toplumuyla uzlaşı içine girmiş zimmiler ve muahedleri de kapsamına alır. Bu bağlamda müminler kardeşçe yaşamanın tüm sorumluluklarını yerine getirmekle yükümlüdür. Dünyada haksızlığın engellenmesine, temel insan hak ve hürriyetlerinin tesisine katkıda bulunmak, ülke içerisinde ise bunlara ek olarak mümin kardeşler arasındaki anlaşmazlıkları adaletle çözüme kavuşturmak, haksızlıkta ısrar edenlere karşı haklının yanında yer almakla yükümlüdürler. (Kur'ân Yolu; c.5, s.93)

Din kardeşi olmak didişmeyi değil dayanışmayı, aldatmayı değil paylaşmayı, umursamazlığı değil diğergam olmayı gerektirir. Size, dünyanın neresinde olursanız olun köklerinizi hatırlatır. Damar damar çekilirsiniz kendisinden neşet ettiğiniz köklere doğru. Kopamaz kaybolamazsınız. Kardeşlik duygusunu korumak sizi kaoslardan kurtarır, yitip gitmezsiniz. Hayata tutunur, yeni başlangıçlar dokursunuz gönül tezgahınızda. Kendinizi bir topluma ait hissederek gel geç hevesler peşinde koşmazsınız. Bu nedenledir ki Kur'ân ve sünnet Müslüman kimliğini inşa ederken kardeşlik vurgusuna ayrı bir önem verir. Dinin öngördüğü kardeşlik anlayışı bihakkın hayata geçirildiğinde genç yaşlı tüm insanlar kendisine toplumda bir yer bulacak böylece başkalarının onayına ihtiyaç hissetmeden, onay görmeyen bağlılıklara sarılmayacaktır.

Toplumu besleyen ana damarlardan biridir kardeşçe yaşama ilkesi. "Müslüman Müslümana zulmetmez, onu düşmana teslim etmez." ifadesi, ihaneti, arkadan vurmayı kişisel çıkarı toplum menfaatinin önüne geçirmeyi yasaklayan, maddi-manevi her türlü zulmü, haksızlığı önce zihinlerden sonra da yaşantılardan kazıma çabasını gösteren bir ifadedir. Toplumsal huzuru dinamitleyecek hiçbir girişimin onaylanamayacağının bildirgesidir aynı zamanda. Müslümanın, Müslüman olmasının doğal sonucu olarak zihninde böyle çarpık bir düşünceye yer olamayacağının ilanıdır. Mümini "Kendisi için arzu ettiğini din kardeşi için de arzu etme."(Buharî, İman 7) düsturuna taşımada kılavuzluk yapacak kriterdir.

Bu hadiste, kardeş olmanın hayatı ve ilişkilerin tüm boyutunu kuşatan yönüne sorumluluk eksenli bir perspektif kazandırıldığını da görmekteyiz. Birbirinden haberdar ve birbirine duyarlı insanlardan oluşan bir toplum modeli sunulmaktadır. Bu açıdan bakıldığında sıkıntıların, biz onlardan kurtulmak için boğuşup dururken, fark edemeyeceğimiz bir şekilde hayatın anlamını sunduğunu düşünmek mümkün. İster maddi ister manevi boyutta olsun sıkıntılar, onu yaşayanla ona şahit olan için sınanma sürecidir aslında. Sıkıntıyı yaşayan için sabırla direnebilme, sıkıntıya şahit olan için ise yardıma ihtiyacı olana destek elini uzatabilme kabiliyetinin ortaya çıkacağı bir sınanma süreci. Yani aslında insanlık kabiliyetimizin ortaya çıkacağı bir süreç.

Bu insanlık yarışındaki zorlu etaplardan biri de başkasının geçmişinde gördüğümüz ayıp ve kusurların üzerine gitmeden, bağışlayıcı ve hoşgörülü olabilme kısmıdır. Hata ve kusurların ifşa edilmesi, durumun ıslahına bir katkı sağlamadığı gibi insan onurunun zedelenmesine ve kişinin duyarsızlaşmasına vesile olabilir. Tenhalarda işlenen yanlışlıklar aleni olarak yapılmaya başlar. Bu durum ise yanlış yapanı yolundan döndürmediği gibi yanlışın yayılmasına da zemin hazırlayabilir. Kardeş olmak, kardeşine karşı sorumluluk taşımak demektir. İlişkileri daha ileri seviyelere taşıyabilmek için elden gelen gayreti göstermeyi gerektirir. Kaldı ki, kusur örtücü olmak, o kusura karşı duyarsız olmayı da gerektirmez. Suçun/yanlışın işlenirken görülmesi halinde takınılması gereken tavır bellidir: İnsanların bilinçlenmesine yardımcı olarak suça engel olmaya gayret etmek. Buradaki hassas denge, insanın geçmişinde yaşadıkları ile ilgili olarak kişilik haklarının korunması yönünde ayarlanmalıdır. Müslümana düşen görev içindeki merak ve öğrenme dürtüsünü, kendisini ve tüm insanlığı bir adım ileri taşıyacak ilim yolunda kullanmasıdır. Kur'ân'da yasaklanan da fıtratımızdaki bu araştırma hissinin dumura uğramış hali olan tecessüstür.


Meral Günel

sonpeygamber.info
Allah razı olsun. Her insanın uyarak olması gereken ilkeleri bizlerle paylaştınız.
Rabbimiz olan Yüce Allah'ım,bu ilkelere uyan müslümanların oluşturduğu millet olabilmeyi nasip eyle bizlere.

Kusursuzluk sadece Allah'A mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Sevgi,saygı ve muhabbetle.
Allah'a emanet olunuz.
dost1 is offline   Alıntı ile Cevapla
The Following 3 Users Say Thank You to dost1 For This Useful Post:
*perwerder* (04-14-2009), bilge_66  (04-10-2009), lale  (04-13-2009)
Eski 04-13-2009   #3
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
Zalime yardımcı olmak

Din kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et. (…)Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir.”

Enes (r.a.)den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
"Din kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa ona yardım et."
Bir adam:
-Ya Resulallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse ona nasıl yardım edeyim, söyler misin? dedi. Peygamberimiz:
"Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir" buyurdu. (Buhari, Mezalim 4)

Mazluma-haksızlığa uğrayana- yardım etmek, onun yanında yer almak, vicdanı nasır bağlamamış her insanın benimseyeceği bir tavır. Bundan öte yapılabilecek bir şey yoktur diye düşünürken Hz. Peygamber(s.a.), ashabının önderliğinde ümmetine “nasıl düşünmeleri gerektiği”ni öğreterek olayları bazen tersten okumamız gerektiğini işaretle buyuruyor: “Zalime de yardım et”.

İslam yeryüzünün tamamında rahmet ve adaleti ayakta tutma, zulmün karanlığını hakikat ışığıyla aydınlatma misyonunu yükler Müslümanın omuzlarına. İnsanlığın kaderi adeta Müslümanın elleri arasında şekillenir. Müslüman olmak, kendi hayatı ve toplum hayatı hakkında sorumluluk taşımaktır. Bu misyondan kaçma, görevi çeşitli gerekçelerle erteleme lüksü yoktur Müslümanın. Cehalet ve düşüncesizliğin, güvenli bir sığınak değil, felaketin ilk habercileri olduğu bilinecektir. İslam'da bilgisizliğe adeta savaş açılması da bu yüzdendir belki de. Bilmek, düşünmek ise sancılıdır; insanı rahat uyutmaz. Yeryüzünde rahmet ve adaletin ibkası için atılacak ilk adım da zulmün ne olduğunu, hangi maskelerle insanlığın önüne çıkabildiğini fark edip bütün peygamberlerin benimsedikleri onurlu duruşa sahip çıkabilmek, görünürdeki değerlendirmelere aldanmadan, zulmün payidar olamayacağını bilerek dinin ve vicdanın sesine kulak verebilmek olmalıdır. Bu duyarlılığın sonucunda ancak nerede haksızlık varsa, karşısına dikilen bir Ömer bulacaktır.

Mazluma -haksızlığa uğrayana- yardım etmek, onun yanında yer almak, vicdanı nasır bağlamamış her insanın benimseyeceği bir tavır. Bundan öte yapılabilecek bir şey yoktur diye düşünürken Hz. Peygamber(s.a.), ashabının önderliğinde ümmetine "nasıl düşünmeleri gerektiği"ni öğreterek olayları bazen tersten okumamız gerektiğini işaretle buyuruyor: "Zalime de yardım et". Bu hadiste belki üzerinde daha fazla durulması gereken husus bu ifadede gizli. Zalime nasıl yardım edilir, sorusunun cevabı bir Müslümanın sahip olması gereken donanımlar hakkında da fikir verecektir bizlere.
Zulmü, bir şeyi yerli yerine koymamak olarak tanımlar dilbilimciler. Allah'ın hakkını teslim etmemekten tutun insanın kendi yeteneklerini değerlendirmemek suretiyle kendisine haksızlık etmesine varıncaya kadar uzanan geniş bir yelpazeyi içine alır bu kavram. Şirkin en büyük zulüm olarak anılması da bu yüzdendir. Böylelikle, şirkten nasıl uzak durulmaya çalışılıyorsa zulmetmekten ve zulme uğramaktan da öyle sakınmak gerekir. Haksızlığa uğrayan, hakkını koruyup adaleti aramadıkça haksızlıkların çoğalıp yayılmasına zımnen destek vermiş olmaktadır çünkü. Hz. Ali bunu zalimin zulmüne rıza gösteren mazlumun da aslında zalim sayılacağı şeklinde formüle etmiştir.

İnsan kendi nefsini "günah"la karartmadıkça, zulmün /karanlığın, kat kat perdeler halinde zihin ve gönül dünyasının önünü kapatması da mümkün olmaz. Kur'an-ı Kerim, zulüm çeşitlerine dikkatlerimizi çekerken, şirk ve insanların birbirlerine karşı zulümlerinden başka bir de insanın ilahî kitapta belirtilen hususlara karşı lakayt davranması, gereğince amel etmemesi suretiyle kendisine zulmetmesinden bahseder. (Lokman/13; Şura/42; Fatır/32) Demek ki, günah işlemek suretiyle Allah'ın rızasından uzaklaşmak, sebep olacağı maddi-manevi yıkım nedeniyle insanın kendisine haksızlık etmesi anlamına geliyor. Birinin günah işlemesine engel olacak her çaba, yanlışın, haksızlığın, davranışların sonuçlarının ne/ler olduğunun öğretileceği, gösterileceği her faaliyet ona yardım etmek anlamına geliyor.

Haksızlık kim tarafından kime karşı yapılmış olursa olsun dinin yasakladığı bir kavram. İster ebeveyn-evlat ilişkisinde, ister amir-memur, ister yöneten-yönetilen, hiç fark etmez, haksızlığa ses çıkarmamak da, karşı tarafın sınırlarını belirlemesinde sorun oluşturacaktır.

Haksızlıklar karşısındaki duruşumuzu aslında biraz da kendimiz hata yaptığımızdaki tavrımız belirlemekte. Kendimiz zulmetmemeye çalıştıkça, kendi yanlışlarımızdan dönebildikçe başımız dik olarak haksızlıklara karşı koyabiliriz.

Burada önemle belirtilmesi gereken bir husus da şu: Bireysel durumumuzla alakalı konularda, zararı sadece bizi ilgilendiren konularda Kur'an'ın affetmeyi, cahillerin sataşmalarına vakarlı bir duruş sergileyerek karşılık vermeyi tavsiye ettiğini unutmamak gerek. (Furkan, 63/ Fussilet/34)
Haksızlık kim tarafından kime karşı yapılmış olursa olsun dinin yasakladığı bir kavram. İster ebeveyn-evlat ilişkisinde, ister amir-memur, ister yöneten-yönetilen, hiç fark etmez, haksızlığa ses çıkarmamak da, karşı tarafın sınırlarını belirlemesinde sorun oluşturacaktır. "Ses çıkarma"nın sayısız yöntemleri arasından Müslümana yakışan, "İncitmeyen Peygamber"in ümmeti olduğunun şuuruyla, en doğru sonuca en sağlıklı yöntemle nasıl ulaşılacağı sorusunun cevabına uygun hareket etmek olacaktır kuşkusuz. "Bir insanın hayatını kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmakla eşdeğer" tutulduğu dinin bilinçli müntesipleri, duygu-akıl dengesini iyi kuracak, Hudeybiye örneğinde olduğu gibi kısa zamanın kârını uzun vadede elde edilebilecek kalıcı menfaat için feda edebilecektir.

Duyarsız, bencil ve sorumsuz bir tutum, daima kendi arzu ve çıkarını önceleyen bir anlayışla sürdürülen hayat biçiminin insanın gönül ve zihin dünyasında, aşılmaz duvarlar ördüğünü söylemiştik. Bu duvarları kalınlığı ve yüksekliği oranında sadece kendi seçtiğimiz, standartlarını kendimizin belirlediği ilişkiler bizim için anlamlı ve taşınmaya değer görülüyor. Bizi ne başkalarının uğradığı haksızlıklar ilgilendiriyor ne de birilerinin başkalarına veya kendilerine yaptıkları haksızlıklar. Sadece kendimizle, sevdiklerimizle ve seçtiklerimizle ilgili kaygılar taşıyoruz. Ufkumuz daralıyor, ufkumuzdaki bu darlık ruhumuza da yansıyor, ruhumuz daralıyor. Yalpalıyoruz.

"Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir" hadisinde toplumdaki maddi ihtiyaç sahiplerine karşı duyarlılık beklenirken bu hadiste sorumluluğun bir başka alana, bilgisizlik, adaletsizlik gibi toplumu içten çökerten manevi mahrumiyetlere yönlendirilmesi isteniyor. Böylece İslamın, hayatı her cepheden kuşattığına bir kez daha şahit oluyoruz.
Dinde, ahlakta, eğitimde, ekonomi, siyasette, felsefede... düşünen, araştıran, bilgi ve erdem peşinde koşan, öğrendikleri kendisinde, M.Akif'in dediği gibi "Hakkı tutup kaldırma" cesareti oluşturan nesiller yetiştirmek de yine bu ümmetin Cahiliyye taassubundan kurtulduğunun nişanesi olacaktır.

Meral Günel

sonpeygamber.info
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
The Following 2 Users Say Thank You to lale For This Useful Post:
*perwerder* (04-14-2009), bilge_66  (04-27-2009)
Eski 04-14-2009   #4
*perwerder*
RuHuNa_PeRWaNe
 
*perwerder* - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Aug 2006
Mesajlar: 2.125
Teşekkürler: 1.291
879 Mesajına 1.360 kez Teşekkür Edildi.
*perwerder* is on a distinguished road
__________________
ÖLÜM BİZLER İÇİN GERÇEK BİR DİRİLİŞ VE O'' GERÇEK SEVGİLİYE KAVUŞMAMIZDIR.

MADEM ÖLÜM TEK BİR DEFA GELECEK ODA NEDEN ALLAH(CC) İÇİN OLMASIN
*perwerder* is offline   Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj İçin *perwerder*'a Teşekkür Edenler
lale  (04-14-2009)
Eski 04-14-2009   #5
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
“Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.”
Müslim - İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1
Bazı ayet ve hadislerde Allahın eli, Allahın ipi, Allahın Baldırı gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu tür ayetler mütaşabih ayetlerdir. Peygamber efendimizde bazı hadislerinde mütaşabih kelimeler kullanmıştır. Taki insanlar bu meseleri daha iyi anlasın. Nitekim başka bir hadisi şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır.
"Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)'ı dinledim, [Baldırların açılacağı, kendilerinin sevdeye davet edileceği gün...(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak> Şöyle diyordu: "Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O'na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlarda secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)" [Buhari, Tefisr, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, iman 302. (183.>
Kalem suresinin 42. ayetinde "Keşfus - sak" tabiri geçmektedir. Lügat olarak baldırın açılması manasına gelir. Görüldüğü üzere ayeti kerimeden asıl maksat lügat maksadı değildir, belki bir mesaj söz konusudur. Hadis yukarıdaki rivayette baldır kelimesini "sakehu" şeklinde zamir olarak kaydeder. ibnu Hacer bir başka tarikde zamirsiz olarak "sake" şeklinde geldiğini ve bu şeklin -ayeti kerimeye uygunluk arzetmesi sebebiyle- daha doğru oldğunu söyler. Aksi takdirde yukarı ki tercümede aslına muvafık olarak kaydettiğimiz üzere Cenab-ı Hakka baldır izafe ederek, insana teşbih etmek gibi te'vili tekellüflü bir durum ortaya çıkacağını belirtir.
Öyle ise, "baldırı açmaktan" murad nedir? Alimler bunu, "bütün hakikatkerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi" şeklinde anlamışlardır. Nitekim hadiste, Resulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar hareket edenleri tefrik edip mü'minleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle, dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir. Meseleyi tasvir eden ayeti karimenin tam meali şöyledir:
"(Hatırla ki o gün) baldır(lar)ın açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği bir gündür. Fakat buna güç yetiremeyeceklerdir. evet secdeye davet edilecekler gözleri düşük, kendilerini bir zillet sarmış olarak. Halbuki onlar bu secdeye dünyada herşeyden salim ve sapasağlam iken davet ediliyorlardı. (Kalem 42-43)

Sorularla islamiyet
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj İçin lale'a Teşekkür Edenler
bilge_66  (04-27-2009)
Eski 04-15-2009   #6
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
“Ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır.”
Buhari-K. Cemiz 32,33,34
Resulullah'ın: "Ölüye akrabalarının ağlaması onun azabını arttırır." (Buhârî, Cenâiz, 32; Meğâzi, 8; Müslim, Cenâiz, 16, 17 vd.; Ebu Davud, Cenâiz 54) buyurduğu bilinmektedir. Ancak Hz. Âişe (r.a.)'ya bu hadis hakkında görüşü sorulunca, Hz. Peygamber'in bununla, kâfir kimse için akrabaları ağlarken kendisinin de azap edildiğini kasdettiğini söylemiştir. Cahiliye döneminde ölüler kendi arkasından ağlamalarını vasiyet ederlerdi.
"Ölü acı duyar, ehlinin ölü için bağırıp çağırması onu üzer. Çünkü o ağlamalarını işitir. Yaptıkları işler ona arz olunur." demektir. Yoksa "âilesinin ağlamasından dolayı azap ve ceza görür" anlamında değildir. Çünkü hiçbir kimse diğerinin günahını yüklenemez. İbn Cerir'in Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: "Yaptığınız işler yakınlarınızdan ölenlere arz olunur. Eğer bir hayır görülürse, buna sevinirler; kötülük görürlerse hoşlanmazlar."

Konu lale tarafından (04-15-2009 Saat 17:51 ) de değiştirilmiştir..
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj İçin lale'a Teşekkür Edenler
bilge_66  (04-27-2009)
Eski 04-16-2009   #7
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
“Varis için vasiyet yoktur.”
Hanbel 14/238

İslâm fıkhında "vasiyet"; mirasla ilgili hükümler gelmeden önce "Farz" olan bir tasarruftu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Sizden birinize ölüm gelip çattığı vakit, eğer mal bırakacaksa; anneye, babaya, yakın akrabaya meşru bir sûrette vasiyette bulunmak takva sahipleri üzerine bir hak olarak farzedildi" hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse; anne, baba ve yakın akraba için, vasiyet etmenin farz olduğu sarih bir şekilde ortaya konulmaktadır. Yine diğer bir Âyet-i Kerime'de: "Sizden zevcelerini geri bırakıp ölecek olanlar; eşlerinin (kendi evlerinden) çıkarılmayarak yılına kadar faidelenmesini (evde oturmasına müsaade edilmesini)vasiyet etsinler"buyurulmuştur. İmam-ı Şafii (rha) bu Âyet-i Kerimeleri zikrettikten sonra: "Muhtemeldir ki, şu iki durumdan birisi ortaya konulmaktadır. Birincisi: MirÂs anne-baba ve yakın akrabaya âit, vasiyet etmek ise kocaya !.. Yine mümkündür ki; mirâs ile vasiyet bir aradadır. İkincisi: Mirasla ilgili Ayet-i Kerimeler, vasiyetin farziyyetine vâkıf kimselerden aldığımız habere göre Resûl-i Ekrem (sav) fetih yılında: "Varise; vasiyet etmeye gerek yoktur" buyurmuştur. Bu hadis; mütevatir noktasına çıkmış, ilim ehli üzerinde ittifak etmiştir. Buna dayanarak diyoruz ki; anne, baba ve zevce hakkında yapılan vasiyet; mirâs Ayetlerinin inzâli ile birlikte neshedilmiştir. Bu konuda icmâ vardır. Yine ûlemanın büyük çoğunluğu; akrabaya vasiyyetin hükmünün (Eğer bu akraba vâris ise) mensûh olduğuna kâil olmuştur. Vâris durumunda bulunmayan akrabaya vasiyet etmek de, farz değildir" hükmünü zikreder. Hanefi fûkahası; "Vasiyet etmek vâcip değil, müstehabtır. Zira insanların vasiyet etmeye ihtiyaçları vardır. Şöyle ki; insanlar dünyevi hırs ve tamaha kapılırlar, salih amelleri gereğince edâ edemezler. Bir hastalık veya ansızın gelecek bir belâ; ona ölümü ve hesabı hatırlatır. İşte o zaman vasiyet ederek; veremediği sadakalarını, ölümünden sonra verdirmeye çalışır. Bunun ihtiyacıdır" hükmünde ittifak etmiştir.
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj İçin lale'a Teşekkür Edenler
bilge_66  (04-27-2009)
Eski 04-27-2009   #8
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
“Allah, insanı Rahman suretinde yarattı.” hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?

Maddeden münezzeh olan Allah suretten de münezzehtir. Nitekim, Hadis-i Şerifte, “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” denilmemiştir. Burada esas olan Allah’ın rahmetine dikkatleri çekmek ve İlâhî rahmetin en fazla insanda tecelli ettiğini ders vermektir. İnsan denince hemen bedeni hatırlamak da bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir. İnsanda esas olan ruhtur. Beden o ruhun yardımcısı, elbisesi hanesi gibidir. Öyle ise bu hadis-i şerifi okurken ruhumuza nazar edecek, akıldan, hayale, hafızadan his dünyasına kadar uzanan çok geniş rahmet tecellilerini okuyacak ve bizi bu şekilde yaratan Rahman’ımıza şükredeceğiz.

Yokluk karanlığından kurtulan her varlık büyük bir rahmete kavuşmuş demektir. Bu mânâsıyla rahmet, canlı-cansız bütün mahlûkatta tecelli ediyor. Semanın yıldızlarından denizin balıklarına, ışınlardan meleklere, yarı canlı bir bitkiden insanoğluna kadar her varlıkta rahmet hâkim; hepsi az veya çok, cüzî veya küllî bir rahmete mazhar olmuşlardır.

Resulullah Efendimiz (asm.), insanın eriştiği bu en ileri rahmet tecellisini bir hâdis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurur: “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.” Bu hâdis-i şerifin yanlış değerlendirilmemesi için bazı noktaların göz önüne alınması gerekmektedir. Hâdis-i şerifte, Allah ve Rahman isimleri ve bir de yaratma fiili geçiyor.

Cenâbı Hak, cisimden ve suretten münezzeh. Ama gel gör ki, insan bu hadisi okurken nefis ve şeytan onun hayalini ifsat eder ve sanki hâdis-i şerif, “Allah, insanı kendi suretine benzer bir şekilde yarattı.” şeklindeymiş gibi yanlış bir anlayışa götürür. Hadiste geçen Rahman ismine bilhassa dikkat etmek ve bu hak kelâmı, “Allah’ın rahmetinin bütün varlık âlemi içinde en fazla insanda tecelli ettiği” şeklinde anlamak gerekir.

Suret, madde için ve maddî varlıklar içindir. İnsanın maddî olan bedeni ruhun hizmetçisidir. O halde insan denilince öncelikle ruh anlaşılmalıdır. İnsan ruhu, Cenabı Hakk’ın maddeden ve suretten münezzeh olduğunun en güzel bir göstergesidir. Hâl böyle iken, insan nasıl olur da bu hâdis-i şerifte geçen “suret” kelimesine gerçek dışı bir yorum getirebilir?

Hadiste geçen çok önemli bir kelime de “yarattı” ifadesi. İnsanın bedeni mahlûk olduğu gibi, ruhu da ve o ruhun bütün sıfatları da mahlûktur. Cenabı Hakk’ın sıfatlarına iman etme hususunda bize büyük bir rehber olmak üzere ruhumuzda ilim, irade, kudret gibi sıfatlar yaratılmıştır. Mahlûk olan bu sıfatlar ilâhî sıfatlara elbette hiçbir cihetle benzemezler. Sadece onlardan haber verirler.

Bu sıfatların hiçbiri için suret düşünülemeyeceği gibi, bunların tümü için de yine bir suret, bir şekil hayal etmek mümkün değildir. Bu hâdis-i şerif değerlendirilirken, kâtip yazıya, usta esere benzemediği halde, Hâlık’ın mahlûkuna hiç mi hiç benzemeyeceği nazara alınmalıdır. Ancak böylece batıl hayallerden ve aldatıcı vehimlerden kurtulmak mümkün olur.

Risale-i Nur külliyatında bu noktada çok önemli ipuçları ve çok değerli irşat levhaları mevcut. Lem’alar‘da , “Bir kısım ehl-i aşk, insanın simâ-yı mânevisine bir suret-i rahman nazarıyla bakmışlar.” denilerek, nazarlar insanın ruh, kalp, akıl, hissiyat âlemine çevrilir ve mesele değerlendirilirken bedenin maddî suretinden uzak kalınmasına işaret edilir. Şualar’da, kâinat ağacının meyvesi olan canlılar âleminde, “Sıfat-ı seb’aca mânevî bir simâ-i rahmanî ve temerküz-ü esmaî” tezahür ettiği kaydedilir.

Bu ifadeden sadece insanın değil, diğer canlıların da, Allah’ın sıfatlarını göstermeleri ve ilâhî isimlere âyine olmaları cihetiyle bir simâ-i rahmanî taşıdıkları anlaşılıyor. Ancak, bu mânânın en ileri derecesi insanda görülüyor. Demek ki, insana ibretle bakıldığında Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri onda okunabilir. Bütün bu tecellilerin insana, sadece ve sadece ilâhî bir rahmet olduğunu düşündüğümüzde, onda rahmaniyet hakikatini seyreder gibi oluruz. Her varlıkta ilâhî isim ve sıfatlar seyredilebilir ama bu noktada en açık, en berrak delâlet insanda görülür. İlâhî sıfatlara ve isimlere delil olma, onları gösterme, onlara âyna olma hususunda insandan daha ileri bir varlık yaratılmış değil.

Siyah denilince beyazı hatırlamamız gibi, suret kelimesi de bize sireti ve hakikati hatırlatır. Her suret, bir hakikatten haber verir. Bir kelimedeki harflerin şekilleri surettir. Bu suretler bir mânâya delâlet ederler. Meselâ ilim bir mânâdır, bir üstünlük ve fazilettir. İlim kelimesi ise bize bu mânâyı hatırlatan bir suretten ibaret. Yoksa bu kelimenin harflerinde ilim aramak elbette doğru değildir.

İnsanın mânevî siması da bize rahman mânâsını ders veren bir suret ve bir kelime gibi. Kalbimiz, aklımız, hafızamız, hayalimiz ve top yekûn his dünyamız hep rahmetten haber verir ve Rahman’ı hatırlatırlar.

Bu tecelli, ruhumuzun hânesi olan cismimize de aksetmiş bulunuyor. Dilimizden dişimize, saçımızdan tırnağımıza, ciğerimizden böbreğimize kadar her neyimiz varsa, hepsi rahmanın birer hediyesi. Bunların her biri bir kelime, bir suret. Ve hepsinde o rahman’ın lütuf ve keremi okunur. Sonuç : Suret-i rahman; Allah’ın rahmetinin en parlak aynası ve en güzel tecellisi diye özetlenebilir.

Prof.Dr.Alaaddin Başar
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj İçin lale'a Teşekkür Edenler
bilge_66  (04-27-2009)
Eski 05-26-2009   #9
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
Dünyanın öküzle balığın üstünde olduğunu söyleyen bir hadis var mı?

Evet bu söz bir hadis-i şeriftir. (bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131)

Ama acaba her zaman hak ve hakikat söyleyen Peygamber Efendimiz bu sözüyle neyi anlatmak istemiştir?

Muhtemelen bu mecazi bir sözdür, fakat halk hakikat anlıyor. Bilindiği gibi söz üç manada kullanılır: Hakikat, mecaz ve kinaye. Söz söylendiği manada kullanılırsa "hakikat" olur. Söz, kendi manasından başka bir mana için söylenmişse ve kendi manasında kullanılmasına bir mani varsa "mecaz" olur. Bir şey hakiki manasıyla değil de, bu hakiki mananın aksi ile ifade
olunuyorsa o söze "kinaye" denir.

Mesela, "odun" kelimesi yakılacak şey manasında kullanılırsa hakikattir. Şayet bu kelimeyle bir kimsenin kalın kafalı, zarafetten habersiz olduğunu anlatmak istiyorsak bu mecaz olur. Deyimlerimiz tamamen mecazi sözlerdir. "Ağzı kulaklarına varıyor" deriz ve bu sözümüzle bahsettiğimiz kişinin çok sevinçli olduğunu, memnuniyetini ifade ederiz; ağzın gidip de kulağa misafir olmasını değil.

Mecazın "akli" ve "lügavi" olmak üzere iki kısmı vardır. Ayrıca, alakası teşbih olan mecazlara "istiare" başka türlü alakası bulunanlara da "mürsel mecaz" denmektedir.

Asıl meseleye gelirsek; Dünya öküzle balığın üstündedir, sözünde kastedilen mana nedir?

Peygamber efendimiz bununla şu üç manayı anlatmak istemiştir:

Birincisi: Cenab-ı Hak yarattığı her mahluk için bir melaike vazifelendirmektedir. Bunlara "Müekkel Melekler" diyoruz. Dünyanın da iki tane müekkel melaikesi vardır ki, bunların isimleri "Sevr" ve "Hut"tur. Yani "Öküz" ve "Balık".

İkincisi: On dört asır önce, yani Peygamberimiz ve Sahabelerinin yaşadığı asırda en önemli iki geçim kaynağı çiftçilikle avcılıktı. Bu şimdi de kısmen böyledir. Ziraatın sembolü öküz, avcılığın sembolü ise balıktır. İşte, Peygamberimiz "Dünya öküzle balığın üstündedir," hadisiyle bu hakikate parmak basmış, insanların geçiminde en mühim iki kaynağı gayet beliğ bir tarzda ifade etmiştir.

Üçüncüsü: Bilindiği gibi, tekniğin henüz yeterince gelişmediği devirlerde dünyanın durduğuna, güneşin döndüğüne inanılırdı. Halbuki zamanla bunun tersinin doğru olduğu kesin olarak anlaşıldı. Eski bilgilere inanan insanlara bu gerçeği doğrudan doğruya anlatmak kolay değildi. Böyle yapılsaydı, belki de birçok insanlar İslam nurundan istifade edemeyeceklerdi. Resul-i Ekrem, bir edebi sanat yaparak cevap vermiş ve o asrın insanlarını tatmin etmiştir.

Dünya güneşin etrafında dönerken hayali on iki menzilden geçer. Biz bunlara "burçlar" diyoruz. Bu burçlardan ikisinin adı "öküz" ve "balık"tır. Peygamber efendimize ayrı ayrı zamanlarda dünyanın ne üstünde durduğu sorulmuş, o da birinci defasında "öküzün", ikinci defasında "balığın" üstünde duruyor diye buyurmuştur. Bu cevaplarıyla, soru vakitlerinde dünyanın öküz ve balık burçlarından geçmekte olduğunu, fakat güneşin sabit olduğunu da on dört asır önceden haber vermiştir.

Peygamber efendimiz mecazlı ve kinayeli bir sözle üç büyük hakikati en güzel şekilde dile getirmiş, hem o asırdaki, hem de daha sonraki asırlardaki muhataplarını tatmin etmiştir.


Ömer Sevinçgül
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
Bu Mesaj İçin lale'a Teşekkür Edenler
bilge_66  (05-26-2009)
Eski 11-21-2009   #10
lale
Administrator
 
lale - ait Avatar
 
Üyelik Tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 15.046
Teşekkürler: 23.226
8.852 Mesajına 17.839 kez Teşekkür Edildi.
lale is on a distinguished road
Peygamberimiz (sav) Sevban (ra)'a şöyle dedi:
- Sizin birbirinizi çağırıp yemek çanağının başına toplandığınız gibi (sofraya) diğer milletlerin (müslüman olmayan kavimlerin) de aleyhinizde toplanıp başınıza üşüştükleri (tek dişi kalmış, vahşi hayvanlar gibi) zaman HALİN NE OLACAK ?
Sevban (Allah'ü Teala ondan razı olsun) :
- Anam, babam, canım sana feda olsun ey Allah'ın Resulü ! Bizim o günkü azlığımızdan mı olacak bu hal.
Resulullah (Sallalahü Aleyhi Vesselam) :
- Hayır! Bilakis o gün (kemmiyet, sayı olarak) çok olacaksınız. Ancak, sizin kalbinize vehn salınacak.
- Ve selin üzerinde taşıdığı, çerçöp gibi (keyfiyet, güçsüz) olacaksınız.
Sahabelerden biri:
- Vehn nedir? Ya Resulullah!
Resulullah (Sallalahü Aleyhi Vesselam) :
- Allah! sizin heybetinizi düşmanınızın kalbinden söküp çıkaracak, bilakis sizin kalbinize vehn salacaktır.
- Vehn: Dünya'yı Sevmeniz, Ölüm'den Hoşlanmayışınız ve Cihad'dan Nefret Etmenizdir.


(*) Vehn : (sözlük anlamı) Zayıflık, gevşeklik, kuvvetsizlik

(*) Çerçöp: Kastedilen müminler ve müslümanlardır. Derme-çatma ve değersiz, dağınık şeyler. Dayanıksız,
dirençsiz, birliksiz, cemaatsiz topluluk. veya, birlikten, dostluktan, ittifaktan, sevgiden ve birbirlerine
sahiplenmekten uzak olanlar. Çerçöpe kimse acımaz, üzülmez, yasını da tutmaz ve itibar da etmez.

(*) Sel : Kastedilen kafirler, ataistler, din düşmanlarıdır. Küfür tek millettir. (Hadis'i Şerif)

(*) Sevban: Allah (cc) ondan razı olsun. Peygamberimiz (sav)'in azatlı kölesi, Ehl'i Beyt'ten sayılmış. İstisnasız
her gün Peygamberimiz (sav) ziyaret eden bir sahabe'i kiram.
(Aslında, O'nun şahsında hitap bizedir. Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla, deyimi gibi.)

(*) Hal : Durum, vizyon, itibar, kimlik veya gösterilen refleks, tepki, davranış.

(*) Dünya : Para, mal, mülk, konfor, debdebe, lüks hayat, menfaat, makam, mevki. Kısaca; şan, şöhret ve şehvet
Dünya'ya hırsla yapışmak. Dünya'ya geliş sebebini unutmak. Ahiret'i ise arkasına atmak. Halbuki
gönülde, Allah (cc) sevgisi ile dünya sevgisi bir arada durmaz, biri geldiğinde diğeri orayı terk eder.

(*) Ölüm : Bedir Savaşı'nda Mekke ordu komutanı Ebu Süfyan'ın istihbaratçılarından mağlubiyet raporunun
püf noktası: "Biz ölmemek için, onlar ise ölmek için koşuşturuyorlar, sanki dünya ile bütün
irtibatlarını (dünya ilişkilerini, bağlantılarını) kesmiş gibiler."

(*) Cihad : Yaşadığımız bu günde cihad ilmihalini kaç kişi biliyor. Kimler cihadın içindeki ve dışındaki farzları
teker, teker sayabilir? Cihadla ilgili 544 Ayet'i Kerime'ye rağmen. (Hayat iman ve cihaddır. Hadis)

NEBEVİ MESAJ ve HALİMİZ
(1) Ümmetim dünyayı gözlerinde büyüttükleri zaman, kendilerinden İslam'ın heybeti çekilip alınır.

(2) İyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı terk ettiklerinde vahyin bereketi kendilerine haram kılınır.

(3) Ve nihayet birbirlerine küfrettiklerinde Allah'ın nazarında hiçbir değerleri kalmaz. (Hadis'Şerif)

Ele aldığımız bu iki Hadis'i Şerif'i birlikte değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, yakından uzağa doğru bütün dünya müslümanlarının içinde bulundukları problemlerin sebep ve çözüm yollarını kavramaya yeter. Değişik bir ifadeyle, problemin teşhisi ve tedavi yolları ortaya çıkmış olabilir. Tabii ki bunu, bizim bir yaklaşımımız olarak görülmelidir. Sonuçta, bilinen bu kutlu mesajı irdelemek ve ibret alarak kardeşlerimizle paylaşmaktır. Şimdi, ikinci Hadis'i Şerif'i parantez içerisindeki verilen numaralar doğrultusunda, tek, tek üç aşamalı olarak ele almaya çalışalım:

BİRİNCİ AŞAMA: İSLAMIN HEYBETİ KAYBOLUR.
Müslüman, dünya ile madde ve sermayeye (ekonomi anlayışının bozulması) olan ilişkilerinde nefsini ilah edinmiş, nefsini dünyaya pazarlamış ve dünyaya kul olmuştur. Hayatını Allah (cc) için feda edemez, nefsine söz geçiremez haldedir. Müslümanın iç alemi, yani kalbi bozulunca dış alemi, heybeti ve izzeti de kaybolup gitmiştir. Artık, müslümanın yaşantısında tercihler yer değiştirmiş, ılımlı, mütedeyyin hale gelmiştir.

İKİNCİ AŞAMA: VAHYİN BEREKETİ HARAM KILINIR.
Dinin çirkin gördüğü, yasakladığı şeyler karşısında el ile, dil ile ve kalb ile düzeltmeler terk edilmiş, günahlar bir miras gibi genç kuşaklara devredilir hale gelmiştir. (sosyal hayatın bozulması) Artık kalb günahlarla örtünmüş, basiret kaybolmuş ve bereket de gitmiştir. Ve mümin Kur'an'ı Kerim'i okur ama hayatlarına hakim kılamaz, ayrı alemlerde seyreder, sünnetler karşısında duyarsız kalır, sünneti hafife alır, bazen daha ileri gidip, aşırıya varan şekliyle inkara dahi yeltenebilmiştir.

ÜÇÜNCÜ AŞAMA: ALLAH'IN NAZARINDA HİÇLENİRLER.
Ümmet birbiriyle cedelleşmeye, uğraşmaya, tartışmaya başlamıştır. Birbirlerine hakaret etmeler, kin, nefret, haset duyguları yayılmış. (kişisel değişim anlayışı) O vakitte Allah'ın nazarında küçülmüşler ve değersiz hale gelmişlerdir. Burada küfürleşme ifadesi çok dikkat çekici bir sözcüktür. Anlaşma, diyalog, sevgi, tahammül, hoşgörü bir kenara itilmiş, ters yüz edilmiştir. Fetih :29 Ayet'i Kerime'si görmemezlikten gelinmiştir. O zaman, Müslüman yerlerde sürünmeye, kemikleri kırılmaya, iffetleri kirletilmeye, ruhları satın alınmaya, şamaroğluna döndürülmeye ve Önderi (sav)'in karikatürleri çizilebilmeye cüret edilmiştir.

Sonuç; acı ama gerçektir. Bu iki Hadis'i Şerif'i okuyanların çoğunun yüreği sızlayacak, acıyacak, gözlerinin uykusu kaçacak. Hatta kendine göre çözümler üretecek, kendine çeki düzen vermekle işe koyulacak. Bazılarının ise bu dünyada hasırı dahi yanmayacak, Onlar için dünya bir oyun ve eğlenceden ibaret kalacak. (Muhammed:36) Kimse zannetmesin ki ölmeyecek, sınava da tabi tutulmayacak, yüzleşme de yapılmayacak.
Hamd olsun, Alemlerin Rabbi olan Cenab'ı Allah'a (!)..

Alıntı Mehmet Ali Biçer
lale is offline   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
değil Yeni mesaj yazma yetkiniz aktifdir.
değil Mesaja Cevap verme yetkiniz aktifdir.
değil Eklenti ekleme yetkiniz aktifdir.
değil mesajınızı değiştirme yetkiniz aktifdir.

Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Cevap var Son Mesaj
Bir Hadis zelal Hadis/Sünnet 0 02-15-2009 20:38
Hadis Ve Hadis çeşitleri lale Hadis/Sünnet 9 02-01-2009 16:27
40 Hadis Kuz3y Hadis/Sünnet 4 05-03-2007 22:14
*** Hadis...*** Kuz3y Hadis/Sünnet 0 12-25-2006 19:31
Anti-Virüs Programları Açıklamaları ve Download Lingleri eReN_ Full Programlar 6 10-10-2006 23:30


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:11 .


Powered by vBulletin® Version 3.6.8
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum SEO by Zoints
çakşır