|
USTA
Üyelik Tarihi: Dec 2010
Mesajlar: 4.461
Teşekkürler: 2.146
2.131 Mesajına 5.082 kez Teşekkür Edildi.
|
İbadetlerden feyiz almak, ibadetin tam olarak yapılmasına bağlı mıdır?
İbadetlerden feyiz almak, ibâdetin tam olarak yapılmasına bağlı mıdır? Meselâ namazlarda tadil-i erkân olmazsa, mânevî dereceler elde etmeye tesiri olur mu?
Sorudaki "Feyiz" kelimesini, "haz" ve "zevk" şeklinde değiştirmek herhalde daha muvâfık olacak. Zira, "feyiz"in ne olduğunu anlamak mümkün değildir.
Feyiz, dünyada, insanın kalbî ve ruhî hayatı ile alâkalı olarak gelen Vâridât-ı Sübhaniyedir. Ahirette ise feyiz, insanın cennete ulaşması, Rıza'ya kavuşması ve Cemâlullah'ı görme şerefine nâil olması gibi mazhariyetlerdir. Durum böyle olunca, "feyiz" kelimesinin ifâde ettiği muhtevâyı idrak ve ihâta bizler için imkansızdır. Belki dört bir yanımızdan feyizler taşıp geliyor ve ruhumuzu sarıyordur da biz bunun farkında olamıyoruzdur. Belki de bizim farkında olamayışımız yine bize Cenab-ı Hakk'ın bir ihsan ve lütfudur. Zira O'nun en büyük ihsanı, ihsanını hissettirmemesindedir.
Mes'ele bu yönüyle ele alınınca, denebilir ki: Cenab-ı Hakk'a karşı yapılan bütün ibadetlerde mutlaka bir feyiz ve bereket vardır. O'nun Rahmet kapısına yönelen bir insanın mahrum kalması düşünülemez. Ancak insan yapacağı ibadetlerini, alacağı feyze, daha doğrusu haz ve zevke bağlamamalıdır. Bazan öyle namaz olur ki, siz onu kabz halinizde, yani ruhunuzun sıkıldığı, gönlünüzün daraldığı bir anda eda etmiş olursunuz. Zahire göre ve acele ile hüküm verecek olursanız, böyle bir namaz hakkında kötümser düşünebilirsiniz. Halbuki o en makbul namazlardan biri olmuştur. Zira maddi-mânevî füyûzat hislerinden tecerrüd etmiş olduğunuz bir zamanda dahi siz, kulluğunuzu unutmamış ve Cenab-ı Hakk'ın huzuruna gelmişsiniz. Size hiç avans verilmiyor; fakat bu durum aynı zamanda sizin sadakatinizden bir şey de eksiltmiyor.. ve işte hâlis kulluk da budur.
"Madem Cenab-ı Hak, "Üd'ûnî estecib leküm" buyurarak dudaklarımızdan dökülecek her duaya icabet edeceğini bildiriyor; öyle ise ben de O'nun kapısının eşiğini aşındırmaya devam etmeliyim." deyip oradan ayrılmamak bir bağlılık ve sadâkat ifadesi olacaktır. Eğer bir insan hayatı boyunca, hiçbir haz ve lezzet duymadan böyle bir kulluk yapıyorsa, bütün hayatı boyunca ihlas ve samimiyet içinde, ömrünü sürekli, en halisane kullukta geçirmiş sayılır.
Diğer taraftan, mânevî dereceler elde etmek de kulluğa hedef ve gaye yapılmamalıdır. Onun içindir ki, cennet arzusuyla kulluk yapanlar için Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri "İbadül-Cennet" demiştir. Yani "Cennetin kulu" demektir. Halbuki Cennet, amel ve ibadet için maksat olmaz. İbadet, Hak emrettiği için ve O'nun rızasını elde etmek maksadıyla yapılır. Evet, ibadetin gerçek sebebi, Allah'ın emridir. Yani biz ibadeti Allah emrediyor diye yaparız. Evet, cehennem endişesiyle tir tir titreyerek, kalkıyor, Allah (cc) karşısında kemer beste-i ubudiyet içinde iki büklüm oluyor.. namaz kılıyor.. böyle birine "Abdünnar" yani "Cehennemin kulu" deniliyor. O zaman, Allah'ın kulu nasıl olacak? Kişi ibadetini, ne cennet sevdası ne de cehennem korkusundan değil, belki sırf Allah'ın kulu olduğu ve Allah o vazifeyi ona emrettiği için yapacaktır.
İnsan, maddi-mânevî bütün füyûzat hislerinden mahrumiyet içinde bulunduğu kabz halinde de mutlaka namazını kılmalıdır. Hatta insanın ağlama ve sızlaması bir feyiz ve bereket vesilesi olabileceği gibi, bazan bir ibtila ve imtihan da olabilir. Kesin hüküm veremeyiz. Evet, kalbini her an fikir ve murakabe elinde tutamayan bir insanın ağlaması, sızlaması bile onun için ciddi bir tehlike olabilir. Çünkü o, kalbinin derinliklerine çok vakıf ve nigehbân olamaz. Hatta bu haller tamamen namaza verilmiş atiyye ve ihsanlar da olsa, bu yüzden de insan namaz kılarken hep onları takip etse, ihlasa dair çok mühim bir kısım noktaları kaybetmiş olur. Zira, kapalı bir sandık gibi, Allah huzuruna, sadece Allah rızası duygusuyla meşbû ve meşgul olarak gitmek çok önemlidir. Rabbimiz'den dileyelim, samimiyette, kendisine bağlılıkta, ihlasta bizi zirvelere ulaştırsın... Buna karşılık, durumumuz halkın nazarında varsın mukassî, yıkık-dökük ve hırpani olsun. Böyle bir dış görünüşün pek önemi yoktur. Bu noktaya parmak basan Efendimiz (sav) "Allah'ım! Beni halkın nazarında büyük, kendi nazarında küçük etme" diyor. Çünkü halkın nazarında nice şişirilmiş insanlar vardır ki, Allah nazarında sinek kanadı kadar kıymetleri yoktur. Önemli olan Allah'ın nazarında büyük olmaktır. Bu noktada herkes endişe ile iki büklüm olmalı ve "Allahümmec'alnî fi ayni sağiran ve fi aynike kebiran" yani " Allah'ım beni kendi nazarımda küçük yap, Nazar-ı Uluhiyetinde de olabildiğince büyük yap!" diye dua etmelidir.
Bir diğer husus da şudur ki, ibadette Cenâb-ı Hak rûhani zevkler ihsan edebilir. Evet, bazı büyük kimseler vardır ki, bunlar ucb denen şeyi kalplerinden silip atmış ve tam tevhide ermişlerdir. Onlar mazhar oldukları bütün güzellikleri, o güzellikleri sırtlarına bir urba gibi giydiren Zattan bilirler. Onun için, bu gerçeği gürül gürül söylemeyi de tahdis-i nimet sayarlar. Meselâ Efendimiz (sav) şecaat-ı kudsiyesi ile Huneyn'de kükrediği zaman, amcasının oğlu Harise bin Ubeyde veya amcası Hz.Abbas atının zimamından tutup engellemeye çalışır. O, öyle kükremiştir ki düşmana doğru tek başına gider. Orada: "Ene-nnebiyyü la kezib Ene-bnü Abdilmuttalib Lâ fahra" Yani "Ben Peygamberim, bunda yalan yok; ben Abdulmuttalib'in torunuyum bunda fahr yok" der. Allah Rasûlü (sav) bunları söylerken, makam-ı imtinanda söyler. Ve yine aynı makam içinde buyurur ki; "Herkes haşrolduğu zaman, ben Liva'ül Hamdin sahibi olarak haşrolacağım." ve yine makam-ı imtihanda buyururlar ki: "Allah bana beş şey verdi ki başka Peygamberlere vermedi." Bunlar imtinan makamında söylenen şeylerdir. Bir tanesi bana güzel bir urba giydirmiş, gezdiğim her yerde, o zatın bana karşı cemilesini, hediyesini, ifade ediyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyor ve diyorum ki: "Bu sırtımdaki elbise güzel, hatta bana da güzellik katıyor, Rabbimin yarattığı hilkatteki güzelliğe ayrı bir buud kazandırıyor. Ama bu elbiseyi bana giydiren Zâtı anlatıyorum." İşte bu mânâda, Rabbimizin, başımızın üzerinde olan ikramlarını söylemede beis yoktur; hatta çok defa onları gizlemek belki nankörlük olur. Bu noktada Üstad Bediüzzaman Hazretleri yazdığı kitaplar için "Avazım çıktığı kadar bağırıp diyecektim: -Yazılan sözler güzeldir, ama benim değildir, çünkü onlar Kurân'ın bağrında çimlenip geliştiler" diyor. Bunu Hassan bin Sabit'in Efendimiz (asm)'ı senâ sadedinde söylediği bir sözden iktibâsen alır. "Allahümme eyyidhü bi rüh'il-kudus" sözüyle teyit edilen koca şâir, Hassan İbn-i Sabit, her yanıyla, ince ve nârin bir şâirdir.. onun için, Nebîler Nebisi, İslâmiyet'i medh-ü sena ettiği, göklere çıkardığı, Kur'ân'ı müdafaada bulunduğu ve o büyüleyici sözleriyle müşriklerin kuvve-i mâneviyesini kırdığı için Mescid-i Nebevide kürsü tahsis ederdi. İşte, kendisi için kürsü konulan bu Hassan bin Sabit o kılıçtan daha keskin sözleriyle, kâfirlerin başlarına darbeler indirir ve müminleri sevindirirdi. Bir kere de şöyle demişti:
__________________
Ya olduğun gibi görün yada göründüğün gibi ol

|